Ödüle Doymayan “Poor Things’’ Filminin Mekânsal Analizi-1

Bu yıla, özellikle geçtiğimiz haftalarda Oscar Töreni’nde aldığı ödüllerle damgasını vuran ‘Poor Things’ filmi; Alasdair Gray’in romanından

Bu yıla, özellikle geçtiğimiz haftalarda Oscar Töreni’nde aldığı ödüllerle damgasını vuran ‘Poor Things’ filmi; aynı isimle 1992’de Alasdair Gray’in kaleminden çıkmış romanından uyarlandı. Yıla damga vurmasının ve çok konuşulmasının diğer sebebi ise aldığı ödüllerden çok farklı: Bu film pedofiliyi odağına alıyor mu? 

Yunan Yönetmen Yorgos Lanthimos’un kadrajından çıkan filmin eleştiriye konu olmasını normal karşılamakla beraber; filmin odak noktasının ‘pedofili’ olduğunu düşünenlerin filmin odağını sığ bir bakış açısıyla tanımladığını söyleyebiliriz. Aynı zamanda bu bakış açısının kadına ‘bacak arasından başka bir işlev’ yüklemediğini de anlayabiliriz. Zira bu son cümle, başrolün perspektifinden oldukça irdelenmiş durumda. 

Filmin konusuna gelirsek; ilk sahnesinde, daha sonra isminin Victoria Blessington olduğunu öğreneceğimiz bir kadının, başrolümüzün köprüden atlayıp intihar ettiğini görüyoruz. Bu kısa ve renkli sahneden siyah beyaz sahneye geçişte ise, başrolün yani Bella Baxter’in motor fonksiyonlarını kullanmakta zorlanan çocuk akıllı birine dönüştüğünü görüyoruz. 

Bu siyah beyaz sahneler; çoğunlukla Bella’yı hayata döndüren Doktor Godwin Baxter’ın evinde, evin çevresinde ve Londra Tıp Fakültesi’nde geçiyor. Doktor Baxter, insanlar ve hayvanlar üzerinde oldukça aykırı deneyler yapıyor. Bella’yı bir denek olarak kullanmak üzere bulduğunda ise aklındaki konu şu: Kaçtığı hayatı ona geri veremem. Hamile olduğunu fark ettiğinde ise yeni bir deneysel yöntem uygulamaya karar veriyor ve bebeğin beynini Bella’ya yerleştiriyor. Daha sonra fakülteden öğrencisi Max ile birlikte Bella’nın motor fonksiyonlarını ve gelişimini gözlemledikleri sahneleri izliyoruz. Filmin yalnızca bu kısmının siyah beyaz gösterilme sebebiyse; Bella’nın hayatının doktorun eviyle sınırlanmış olması. 

Doktor Baxter, Bella’ya karşı ebeveyn sorumluluğu hissettiği ve cinsel deneyim yaşaması mümkün olmadığı için Max’in Bella ile evlenmesini istiyor. Bella ise evin içerisindeki keşif süreci; kitaplar, oyunlar, doktorun birleştirdiği hayvanlar ve kendi vücuduyla sınırlı olunca, dünyayı keşfetmeye karar veriyor. Doktor ve Max’in himayesinde dışarı çıkmak ona yetersiz geldiğinde ise, Max ile evliliği konusunda sözleşme düzenleyen Avukat Duncan ile dünyayı keşfetme yolculuğuna başlıyor. İşte buradan itibaren; film boyunca devam eden, Bella’nın keşfetme heyecanını irdeleyen renkli sahnelere geçiş yapıyoruz. 

Bu analizin mekânsal ilerlemesi; filmin eleştirilerinin pedofilik yaklaşımla sınırlandırılmasının ötesinde, farklı şehirlerin ve mekanların Bella’nın deneyimleriyle ve gözlemleriyle eşleştirilmesi açısından önemlidir. 

Benim için heyecanlı olan ve sizin için de heyecanlı olacağını düşündüğüm kısma başlıyoruz.

Londra (Siyah Beyaz)

Hikâyenin siyah beyaz sahnelerden oluşan Londra bölümü, büyük oranda Doktor Baxter’ın evinde geçiyor.

Bu ev, içinde yaşayanları adeta tasvir edercesine, birbirine eklemlenen farklı tarzlardan oluşan bir kabuğa sahip. Antik Yunan mimari öğeleri evin etrafına serpiştirilmiş gibi; iç bahçede işlevsiz duran sütunlar, heykeller, kapıların üzerinde anlamsız alınlıklar, bazı duvarlarda yarım yamalak rölyefler yer alıyor. Farklı mimari detaylar tanımlamak mümkün, ancak oldukça karmaşık bir dili olduğu için odak noktası olan mekanlara bakabiliriz. 

Yemek salonunu incelediğimizde yine eklenti birçok öğe görüyoruz. İç bahçeye açılan Art Nouveau esintili organik formlu geniş açıklık, dış dünyaya davet ediyor. Parmaklıklı pencereler ise oldukça sıradan görünüyor ve davetkar izlenim yaratmıyor. 

Çokça gördüğümüz yemek salonundaki büyük masa, üzerindeki plastik masa örtüsü ve endüstriyel aydınlatmalarla, ameliyat masası kadar steril bir his uyandırıyor. Zira yemek yenilen dakikalar Doktor Baxter için ameliyat kadar önemli görünüyor.

Bella’nın gelişim sürecinde çokça vakit geçirdiği antre, devasa tavan yüksekliğine sahip olmasıyla önemli bir odak noktası gibi görünüyor. Konsollu ve garip formlu yapısıyla merdiven de bu galeri boşluğuna konumlandırılmış.

Evin sirkülasyonunu sağlamak dışındaki tek işlevi Bella’yı oyalamak olan mekânın bu denli vurgulanması da onu evde tutmak için yapılan bir hamle olarak yorumlanabilir.

Set tasarımcısı Shona Heath; açıklamalarında, filmde kullanılan mekânların yüzde beş oranında gerçek olduğunu söylüyor. Bunlardan birinin Tıp Fakültesi olarak kullanılması, Doktor Baxter’ın salt gerçeklikten kendi gerçekliğini yarattığı mekânın burası olmasından kaynaklandığını düşündürüyor. 

Lizbon

Renkli sahnelere geçiş yaptığımız Lizbon’da ilk önemli mekân, Bella ve Duncan’ın kaldığı oteldir. Nitekim sahne; tavanından abajuruna, saatinden kapısına, iliklerimize kadar Art Nouveau esintileri hissettiğimiz otel odasında açılıyor. Bella’nın yaşadığı ilk cinsel deneyimin bu odada olması, İspanyol Kolonyal Mimarisi temel alınarak Art Nouveau akımının dinamizmiyle eşleştirilmiş gibi görünüyor.

Otelin geneline baktığımızda; farklı nitelikteki donatıların eklemlenme oranı yine film genelinde takibini yapabildiğimiz gibiyken, odada bu eklemlenme daha az ve tutarlı görünüyor.

Otelin yemek salonu da Rönesans’ın etkisindeki Neo-Mudéjar akımının öne çıktığı Lizbon'un güzel bir kombinasyonu olmuş diyebiliriz. Çapraz tonozun tercih edilmesiyle, Gotik mimariye de göz kırpan salon; bölgesel mozaikler, Rönesans tablolarını andıran duvar resimleri, kabartmalar, korint sütunlar ile mimari bir cümbüş adeta.

Dış mekân sahnelerinde gördüğümüz Lizbon ise, ‘Bella’nın kitaplardan öğrendiği bilgiler, sürreal bir kolaja dönüşse nasıl olurdu’ diye düşünülmüş gibi.  Alfama Mahallesi, Lizbon Ticaret Meydanı, Lizbon Katedrali gibi önemli tarihi ve turistik mekanların kombinasyonunu gördüğümüz dış mekân, Bella’nın maceralarına büyük katkı sağlıyor.