Absürdün Sessiz Çığlığı: Godot'yu Beklerken'in Derinliklerine Yolculuk
Hayatın absürt yanları ile Godot'yu Beklerken ne anlatmak istemiştir? Ve bu oyundan ne anlamamız gerektiğini düşündürmeyi hedefleyen yazı.

Hayatın absürtlüğü ve varoluşun anlamsızlığı hakkında elbette her insan hayatının bir yerinde düşünmüştür. Sadece düşünmekle kalmayıp, bu konu ile ilgili felsefi bir yol gösteren, kitaplar yazan, seminerler veren ve bizim de konuşacağımız gibi tiyatro metinleri yazan insanlarımız da vardır. Samuel Beckett’in en çok bilinen ve etkisini hâlâ kaybetmeyen önemli eserlerinden biri olan Godot’yu Beklerken, tam olarak hayatın absürtlüğüne yeni bir pencere açıyor. Absürt Tiyatro’nun en önemli eserlerinden biri olan bu oyun, bizi Vladimir ve Estragon’un anlamsız, yer yer komik ve en önemlisi absürt olan konuşmalarıyla bambaşka boyutlara taşıyarak bittiğinde damağımızda kuru ama hoş bir tad bırakıyor. Eseri konuşmadan önce Samuel Beckett’i biraz tanıtmamız gerekir.
Samuel Beckett 1906 yılında Dublin, İrlanda'da doğmuş. James Joyce’un izinden yıllar sonra da Paris’e taşınmış. Kendisi birçok yerde bundan dolayı “son modernistlerden” olarak etiketlenir. Eserlerinde ağırlıklı olarak bir varoluş çabasına ve anlam arayışına şahit oluruz. En çok bilinen eseri, bizim de konuşacağımız gibi, Godot’yu Beklerken’dir. Beckett eserlerinde, umutsuzluk, anlam arayışı ve iletişimdeki zorluklar gibi temalara odaklanmış hep. 1969'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığında ödülü almaya bile gitmemiştir. Ölüm yılı olan 1989'a kadar edebiyat dünyasına önemli katkılarda bulunmaya devam etmiş büyük bir yazardır. Eserleriyle edebiyat ve felsefe alanında derin izler bırakmıştır.
Oyun, bir kır yolunda ağacın dibinde başlar. Oyunda bize verilen tek mekan bu; herhangi bir zaman da yoktur. Ne mekân ne zaman bize bir şey ifade eder; bilincimiz dışında bir yerdedirler sanki. Estragon’un (Gogo) gelişiyle başlar oyun. Nereden geldiğini bilmiyoruz, söylemiyorlar da. Başta okurken konuşmaları takip etmekte zorlanırsınız çünkü “anlamsız” sohbetler vardır; konu da sürekli değişir. Sonra Vladimir (Didi) ve Estragon'un bir bekleyişte olduğunu anlarız;

Godot’yu bekliyorlardır. Peki, Godot kim? Neden bekliyorlar? Bir şey olacak mı? Bu sorular ile okumaya veya izlemeye devam ederiz. Oyunda ayakkabılarıyla oynamaları ve intihar şakaları dışında pek fazla aksiyon yoktur. Godot gelmez, bir ulağıyla sürekli gelemeyeceğini haber eder. Vladimir ve Estragon ise sürekli ıssız ve zamansızlıktaki bekleyişlerine devam ederler. Estragon, Vladimir’e kıyasla daha saf ve daha az akıllıdır. Konuşmalarında herhangi bir mantık göremeyiz. Oyun boyunca botları ile oynar. Normal insan karakteridir aslında. Botu ile sürekli oynaması günlük yaşanılan sıkıntıları vurgularken aslında hiçbir işe yaramadığını da gösterir. Vladimir öyle değildir. O daha bilinçlidir, inançlı biridir. Varoluşçuluk ve insanın amaçsızlığı fikirleriyle baskın olan Vladimir, hayatında bir anlam ve varlığına bir kanıt aramaktadır. Vladimir çok düşünen ve sürekli hatırlayan kişidir. Bunu bir nevi şapkasından anlıyoruz oyunda. Sürekli şapkasıyla oynaması onun asıl probleminin aşırı düşünen biri olduğunu vurguluyor. Vladimir ve Estragon’un tek benzerliği, ikisinin de Godot’yu bekliyor oluşudur. Oyun ilerledikçe bizlere bir efendi ile uşak katılır. Pozzo Efendi olandır, sadist biridir, güçlüdür çünkü elinde Lucky’nin ipleri vardır. İpler derken gerçek iplerden bahsediyorum. Lucky, Pozzo’nun uşağıdır. Pozzo onu insan olarak bile görmez, boynuna ip bağlar ve sürekli aşağılar. Pozzo, Vladimir ve Estragon’u gördüğünde;
“Benimde aynı türden birileri (Korkunç bir kahkaha atar.) Pozzo’yla aynı türden! Tanrı’nın suretinde yaratılmış olan türden!”
Yanında olan uşağı Lucky, onun için hayvandan başka hiçbir şey değildir. Lucky ise oyun boyunca ismiyle çağrılan tek karakterdir. İsmi ile çelişkili bir hayatı vardır. Baktığımızda hiç de şanslı bir insan değildir. Oyunun ikinci perdesinde, Pozzo ve Lucky tekrar görünür.
Onlar yaşlanmış olsalar bile, Vladimir ve Estragon hiç yaşlanmamışlardır. Zaman sanki onlar için durmuş gibidir. Bunun en büyük nedenlerinden biri, onların hayatlarının birbirlerine bir amaç uğruna bağlı olmasıdır; aralarında şiddetli bir ilişki yoktur. Samuel Beckett'in oyunlarında güçlü dil kullanımı da dikkat çeker. Godot’yu Beklerken oyununda dil bazen yozlaşmıştır, takip etmekte zorlanırız. Oyunun tarihsel arka planına baktığımızda, 2. Dünya Savaşı sonrası yazılmıştır. Beckett, savaşın bıraktığı psikolojik zararı ve toplumun zarar görmüş ortak belleğini oyunlarında başarılı bir şekilde aktarır. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, kapitalizme ve insanlığın yitirildiğine cevap olarak Godot’yu Beklerken oyununda, Vladimir, Estragon, Lucky, Pozzo ve Godot karakterleri toplumsal tahribatı yansıtır.
Peki, Godot kimdir? Neden günlerce, belki aylarca ve sürekli beklenmektedir? Neden gelmiyordur? Beckett bunun cevabını oyunda bize vermez. Oyun dış dünya ile bağdaşmadığından, bu sorulara kendi içimizde yanıtlar ararız. Godot, oyunda biraz Tanrı gibidir. Boşluktur ve oyunun tüm amacı da onu beklemektir. Onun gelişini beklemek. Beckett bir ateisttir. Ama Albert Camus gibi bir yaklaşıma sahip değildir. Albert Camus’un Sisifos Söylemi ile Godot’yu Beklerken arasında bir bağlantı görmek çok olasıdır. Sisyphos hayatı boyunca dağın zirvesine bir taş yuvarlar, ama Tanrıların onu lanetlemesinden dolayı taşı asla zirveye taşıyamayacaktır. Bunu bilmesine rağmen Sisifos mutlulukla kayayı her düştüğünde tekrar taşımaya çalışır, sonsuza kadar bu böyle devam edecektir. Sisifos'tan alabileceğimiz ders, evrenin umursamaz ve kayıtsız olduğunu hissettiğimizde en iyi tepkinin, bu haksızlığı mutlu bir şekilde kabul etmek ve ilerlemek olabileceğidir. 'Godot'yu Beklerken' oyununda, Estragon kaderi hakkında daha az bilinçli olduğu için mutlu görünür çünkü absürtlüğün farkında ve bu durumu kabul ediyor; diğer tarafta ise Vladimir her şeyde anlam bulduğu için anın tadını çıkaramaz.
Godot’yu Beklerken, Godot hakkında değildir. Godot’yu beklemek hakkındadır. Hiç gelmeyecek şeyleri bekleyenler hakkındadır. Beklemek anlamsız ve amaçsız gelebilir, bilinmeyen bir şeyi beklemek anlamsızdan öte absürttür. Beklemek umuttur ama aynı zamanda acı da verir. Varoluşsal sancılara başka bir pencere açmaktır Godot’yu beklemek. 'Godot'yu Beklerken', sahnede değil, insanın zihninde gerçek bir oyun oynar, izleyiciyi düşünce yolculuğuna çıkarır ve varoluşun derin sularında gezinmeye davet eder.
