Kültür ve Sanat

Hayatımızı Ne Zaman Bir Moodboard’a Çevirdik?

@dilaramelisayaman
Bugün
4 dk okuma

Sosyal medyanın estetik dünyasında, deneyim yaşamaktan çok onu nasıl göründüğüyle anlamlandırmaya başladığımız yeni hayat düzeni.

En son ne zaman bir kahve içerken, sadece kahve içtiğinizi hissettiniz? Masanın üzerindeki kitabı, fonda çalan müziği, kupanın şeklini ya da camdan içeri giren gün ışığını düşünmeden… O anın nasıl göründüğünü değil, yalnızca nasıl hissettirdiğini hatırladığınız bir an kaldı mı gerçekten?

Çünkü artık birçok deneyim yalnızca yaşanıp geçmiyor. Aynı zamanda estetik bir görüntüye dönüşüyor. Gün batımını izlerken birkaç saniyeliğine durup hikayede nasıl görüneceğini düşünmek ya da yeni aldığınız kitabı okumadan önce fotoğrafını çekmek neredeyse refleks haline geldi.

Oysa bir zamanlar moodboard’lar yalnızca yaratıcı süreçlerde kullanılan yardımcı araçlardı. Moda tasarımında bir koleksiyonun hissini bulmak, mimaride kurulacak atmosferi hayal etmek ya da bir markanın görsel dünyasını şekillendirmek için hazırlanırlardı. Farklı renklerin, dokuların, objelerin ve referans görsellerin bir araya geldiği bu panolar, henüz ortaya çıkmamış bir fikrin ruhunu görünür hale getirmeye çalışırdı. Yani moodboard’un amacı doğrudan hayatın kendisi olmak değil, bir fikrin estetik hissini organize etmekti.

Bugün ise fark etmeden bambaşka bir noktaya geldik. Çünkü artık yalnızca fikirler değil, gündelik hayatın kendisi de bir moodboard mantığıyla şekillenmeye başladı.

Sabah kahvemizden çalışma masamıza, kullandığımız parfümden odamızdaki lambanın ışığına kadar en sıradan detaylar bile belirli bir estetik bütünlüğün parçası haline geliyor. Bir kafeye gittiğimizde yalnızca kahve içmiyor, aynı zamanda o anın nasıl göründüğünü de düşünüyoruz. Tatiller artık sadece dinlenmek için planlanmıyor; aynı zamanda “iyi fotoğraf çıkacak” alanlar olarak da değerlendiriliyor. Hatta bazen gün batımını izlerken bile birkaç saniyeliğine durup o görüntünün hikayede nasıl görüneceğini hayal ediyoruz.

Belki de meselenin en ilginç tarafı, bütün bunların artık tamamen doğal hissettirmesi.

Çünkü sosyal medya zamanla yalnızca ne yaptığımızı paylaştığımız bir alan olmaktan çıktı. Özellikle Pinterest ve Instagram ile birlikte hayatı algılama biçimimiz de değişmeye başladı. İnsanlar artık yalnızca ilham almıyor; o ilham görsellerinin içinde yaşamaya çalışıyor.

Tam da bu yüzden son yıllarda “atmosfer” dediğimiz şey hayatın merkezine yerleşmiş gibi hissediliyor. Artık bir şeyin bize gerçekten nasıl hissettirdiğinden çok, nasıl göründüğü daha fazla dikkat çekiyor. Kahvenin tadı kadar hangi bardakta servis edildiği, kitabın içeriği kadar kapağının masanın üstünde nasıl durduğu ya da yürüyüş yaparken dinlenen şarkının o ana nasıl bir his kattığı önem kazanıyor. Çünkü artık deneyimler yalnızca yaşanıp geçmiyor; aynı zamanda nasıl göründükleriyle de değer kazanıyor.

Bir noktadan sonra insan, fark etmeden kendi hayatına dışarıdan bakmaya başlıyor.

Bunu en çok sosyal medyada yükselen estetik kimliklerde görüyoruz. “Clean girl”, “old money”, “dark academia”, “soft life” gibi kavramların bu kadar yayılmasının sebebi yalnızca güzel görünmeleri değil. İnsanlar artık yalnızca güzel görünen şeyleri sevmiyor; o estetiklerin içinde yaşamaya çalışıyor. Bir kahve türü, birkaç nötr ton, belli müzikler ve benzer masa düzenleri derken mesele yavaş yavaş yalnızca tarz sahibi olmaktan çıkıyor. İnsanlar artık belirli estetiklerin içine girerek kendilerine daha düzenli, daha sakin ve daha sinematik görünen bir karakter yaratmaya çalışıyor.

Ve garip olan şu ki, bu durum yalnızca görünüşümüzü etkilemiyor. Duygularımız bile zamanla estetikleşiyor.

Mesela artık melankolinin bile belirli bir görüntüsü var. Yağmurlu cam videoları, bulanık filtreler, lo-fi playlist’ler, gece yürüyüşleri, yarım bırakılmış cümleler… Dijital dünya hüznü bile “güzel görünen” bir forma dönüştürüyor. Böyle olunca insan bazen gerçekten üzgün olup olmadığını değil, üzgünlüğünün nasıl göründüğünü düşünmeye başlıyor. Belki kulağa biraz abartılı geliyor ama bazen hislerimizi bile yaşamaktan çok, onları izliyoruz gibi.

Sanırım son yıllarda herkesin “ana karakter gibi hissetmek” istemesi de biraz buradan geliyor. Çünkü artık sadece yaşamak yetmiyor; yaşadığımız hayatın aynı zamanda anlamlı, estetik ve anlatılabilir görünmesi de gerekiyor. Sabah rutinleri, minimalist çalışma masaları, pilates videoları ya da “productive morning” içeriklerinin bu kadar ilgi görmesi boşuna değil. İnsanlar aslında yalnızca düzenli bir hayat değil, belirli bir his satın alıyor. Daha sakin, daha kontrollü ve her şeyin olması gerektiği yerde durduğu bir hayat hissi…

Ama bütün bunların içinde çok ince bir noktayı kaçırmaya başlıyoruz bazen.

Sorun estetik şeyleri sevmemiz değil. Güzel olanı sevmek çok insani bir şey. Sanatın, modanın ve tasarımın temelinde de bu var zaten. Sorun, estetiğin yavaş yavaş deneyimin önüne geçmeye başlaması. Çünkü bir noktadan sonra insan kendine istemsizce şu soruyu soruyor:

“Bunu gerçekten seviyor muyum, yoksa seviyor gibi görünmeyi mi seviyorum?”

Ve bence bu soru düşündüğümüzden çok daha önemli. Çünkü artık birçok tercih gerçekten bize ait hissettirmiyor; biraz da dijital kimliğimizin parçasına dönüşüyor. Dinlediğimiz müzikler, okuduğumuz kitaplar, kullandığımız ürünler, gittiğimiz yerler… Hepsi kim olduğumuzu anlatan küçük görsel kodlar gibi çalışıyor. Böyle olunca insan yalnızca hayatını yaşamıyor; aynı zamanda o hayatın dışarıdan nasıl göründüğünü de sürekli düzenliyor.

Bir başka deyişle, artık yalnızca hayat yaşamıyoruz. Aynı zamanda o hayatın dışarıdan nasıl göründüğünü de durmadan kurguluyoruz.

DM

Dilara Melisa Yaman

@dilaramelisayaman

Discussion

Giriş Yap Yorum yapmak için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.