Labirentten Çıkamamak: Seçenek Fazlalığının Psikolojisi
Seçenekler çoğaldıkça özgürleştiğimizi sanıyoruz; oysa bazen bizi en çok yoran şey, seçmediğimiz hayatların ihtimalini taşımaya devam etmek.

Hiç fark ettiniz mi, bazen en çok yorulduğumuz anlar en çok çalıştığımız ya da en yoğun olduğumuz zamanlar olmuyor. Tam tersine, önümüzde sayısız seçenek dururken hiçbirine karar veremediğimiz o anlar oluyor. Günün sonunda fiziksel olarak değil, zihinsel olarak tükenmiş hissediyoruz. Çoğu zaman bunu hayatın hızına bağlıyoruz. "Her şey çok hızlı ilerliyor.", "Zaman hiçbir şeye yetmiyor." diyoruz. Oysa bizi yoran şey her zaman zamanın kendisi olmayabilir. Belki de bizi yoran şey hayatın hızı değil; her gün doğru hayatı seçmeye çalışıyor olmak.
Bunu hayatın en sıradan anlarında bile hissediyoruz. Bir akşam film izlemek istiyoruz ama filmi açmaktan çok ne izleyeceğimize karar vermek zaman alıyor. Dakikalarca platformlar arasında dolaşıyor, fragmanlar izliyor, yorumları okuyor, sonra da hiçbirini seçemeyip uygulamayı kapatıyoruz. Bir restorana gitmeden önce menüsünü inceliyor, puanlarını karşılaştırıyor, fotoğraflarına bakıyor, yorumlarda "en iyi ne yenir" diye araştırıyoruz. İnternetten bir ürün alacağımız zaman onlarca modeli, fiyatı ve kullanıcı değerlendirmesini karşılaştırıyor; tam karar verecekken başka bir seçenek çıkınca en başa dönüyoruz. Hatta bazen yalnızca kahve siparişi verirken bile menüdeki onlarca seçenek arasında birkaç dakika düşünmek zorunda kalıyoruz.
Garip olan şu ki bütün bunlar aslında bize daha fazla özgürlük sunmak için var. Daha fazla seçenek, daha fazla kontrol hissi yaratmalı. En azından uzun yıllardır bize anlatılan hikâye bu. Ne kadar çok alternatifimiz olursa, o kadar doğru karar vereceğimize inanıyoruz. Ama gündelik hayat buna pek de katılmıyor. Çünkü seçenekler arttıkça karar vermek kolaylaşmıyor; tam tersine, zihnimiz her yeni ihtimali tek tek hesaplamaya başladığı için daha da yoruluyor.
Peki, Seçenekler Bizi Neden Özgürleştirmiyor?
Psikolojide buna seçenek fazlalığı deniyor. Çünkü insan zihni, sınırsız olasılığı aynı anda değerlendirmek üzere tasarlanmış değil. Bir karar verirken yalnızca önümüzde duran seçeneği düşünmüyoruz. Aynı anda vazgeçeceğimiz bütün ihtimalleri de tartıyoruz. Böyle olunca karar vermek, sadece bir şeyi seçmek olmaktan çıkıyor; seçmediğimiz onlarca olasılığın yükünü de omuzlarımızda taşımaya başlıyoruz.
Belki de bu yüzden seçenek fazlalığını düşündüğümde aklıma hep bir labirent geliyor. Çünkü ikisinin de ortak bir yanı var.
Çoğumuz labirentleri yanlış yola sapmakla ilişkilendiriyoruz. Oysa labirenti zor yapan şey yanlış koridor değil. Asıl zorluk, her köşeyi döndüğünüzde karşınıza yeni bir koridorun çıkması. Çünkü her yeni koridor, aynı zamanda yeni bir ihtimal demek. Sağa dönersiniz, bu kez solda ne olduğunu merak edersiniz. Sola gidersiniz, düz devam etseydiniz neyle karşılaşacağınızı düşünmeye başlarsınız. Bir noktadan sonra yürümeye devam etmekten çok, durup bütün haritayı yeniden çizmeye çalışırsınız.
Aslında hayatın birçok döneminde yaptığımız şey de tam olarak bu.
Bir iş teklifini değerlendirirken yalnızca maaşı ya da pozisyonu düşünmüyoruz. Kabul etmediğimiz diğer işlerin nasıl bir hayat sunacağını da zihnimizde yaşamaya devam ediyoruz. Başka bir şehre taşınırken yalnızca yeni bir başlangıç yapmıyoruz; hiç yaşayamayacağımız başka hayatlarla da sessizce vedalaşıyoruz. Bir ilişkiye başlarken bile sadece bir insanı seçmiyoruz; seçmeyeceğimiz bütün ihtimalleri de arkamızda bırakıyoruz.
Belki de karar vermeyi bu kadar zorlaştıran şey tam olarak bu. Çünkü hiçbir seçim tek başına gelmiyor. Her "evet", görünmeyen onlarca "hayır"ı da beraberinde getiriyor.
Üstelik zihnimiz bu görünmeyen ihtimallere karşı hiç de adil davranmıyor. İçinde bulunduğumuz yolun yokuşlarını, belirsizliklerini ve hayal kırıklıklarını çok iyi biliyoruz. Ama hiç yürümediğimiz yolları aynı gerçekçilikle değerlendirmiyoruz. Onların eksik kalan bütün parçalarını kendi hayal gücümüz tamamlıyor. Kabul etmediğimiz iş daha huzurluymuş gibi geliyor. Gitmediğimiz şehir daha yaşanabilir görünüyor. Başlamadığımız bölüm sanki bize daha çok yakışacakmış hissi bırakıyor. Çünkü o hayatların zorluklarını bilmiyoruz; bilmediğimiz yerleri ise umutla dolduruyoruz.
İşte belki de bu yüzden karar vermek bugün hiç olmadığı kadar yorucu.
Çünkü artık yalnızca kendi seçeneklerimizle yaşamıyoruz. Her gün yüzlerce insanın seçtiği hayatlara da tanıklık ediyoruz. Telefon ekranında yalnızca birkaç dakika geçiriyoruz. Ama o birkaç dakika içinde onlarca farklı hayatın içinden geçiyoruz. Biri yeni bir ülkeye taşınıyor, biri kendi şirketini kuruyor, biri hayalini kurduğu üniversiteyi kazanıyor, biri dünyanın öbür ucunda çalışmaya başlıyor. Bir süre sonra yalnızca kendi hayatımızı yaşamıyoruz; yaşayamadığımız hayatları da izlemeye başlıyoruz.
"Acaba ben yanlış koridorda mı yürüyorum?"
Belki de bu sorunun kesin bir cevabı hiçbir zaman olmayacak. Çünkü hayatın en temel gerçeği şu: Aynı anda iki yolu yürüyemiyoruz. Her seçim biraz da vazgeçmek demek. Fakat vazgeçtiğimiz yolların gerçekten daha iyi olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Buna rağmen zihnimiz, çoğu zaman onları seçtiğimiz yoldan daha kusursuzmuş gibi göstermeyi sürdürüyor.
Belki de özgürlük, bütün kapıları sonsuza kadar açık tutabilmekte değil; seçtiğimiz kapının arkasında kalabilme cesaretini gösterebilmekte.
Çünkü bazen insanı labirentin içinde kaybettiren şey, yanlış yolda olması değil; başka bir yolun mutlaka daha doğru olduğuna inanması.