Modern Eris’in Elması: Kaosun Meyvesinden Doğan Düzen
Altın elmanın sahte ışığında körleşenlerin, nifakla bölünüp kendi kıyametini alkışlayan bir medeniyete dönüşme hikayesi.

Mitoloji, tozlu raflarda bekleyen tanrı hikayelerinden ibaret değil; aksine insanın ve iktidarın hiç değişmeyen karanlık doğasını fısıldayan bir ayna.
Truva’nın o meşhur yıkımını hatırlayın: Nifak tanrıçası Eris, davet edilmediği bir düğün sofrasına, üzerinde “En Güzele” yazan altın bir elma fırlatır. İlk bakışta masum görünen bu parlak nesne, kibri ve rekabeti körükleyerek, koca bir medeniyetin küle dönüşüne uzanan sürecin ilk kıvılcımını ateşler.

Bugün ise o elma modern kleptokratik düzenlerin tam merkezine yeniden fırlatılıyor. Artık som altından yapılmış olmayabilir; ama etkisi en az onun kadar göz alıcı, en az onun kadar bölücü.
Modern Eris’lerin avuçlarında bu meyve; “milli beka”, “şahlanış” ya da “vazgeçilmez idealler” gibi kavramların ardına gizlenerek dolaşıma giriyor. Ancak parıltısının altındaki zehir hiç değişmiyor: toplumu birbirine karşı konumlandırırken, mülkiyeti ve gücü sessizce tek bir zümrenin elinde toplamak.
Bir Yönetim Biçimi Olarak: Nifak
Eris’in asıl başarısı, elmanın değerinde değil; onu görenlerin hırslarını harekete geçirmesinde saklı. Aynı mantık, kleptokratik düzenlerde de çalışıyor. İktidar, toplumu ortak bir refah etrafında birleştirmek yerine, bilinçli olarak bölüyor. Dikey bir ilerleme yerine yatay çatışmalar yaratılıyor.

Bir tarafta “en haklı biziz” diyenler, diğer tarafta “asıl mağdur biziz” diye karşılık verenler… Böylece herkes kendi pozisyonunu savunmaya odaklanırken, kimse oyunun kendisini sorgulamıyor.
Bu durum aslında iyi kurgulanmış bir illüzyon. İnsanlar kimin daha “doğru” ya da kimin daha “etik” olduğunu kanıtlamaya çalışırken, enerjilerini birbirlerine karşı tüketiyor; tartışmanın kendisi giderek amacın önüne geçiyor. Tam da bu yüzden kaos bir sistem hatası gibi görünse de, çoğu zaman sistemin işleyiş biçimine dönüşüyor.
Paris’in Seçimi: Vicdan mı, Güç mü?
Efsaneye göre çoban-prens Paris, elmayı kime vereceği konusunda yalnızca kişisel değil, kader belirleyici bir seçimle karşı karşıya kalır. Önünde üç ayrı güç durur: Athena’nın bilgeliği, Hera’nın düzeni ve Aphrodite’nin sunduğu kişisel haz. Paris, ortak aklı ve dengeyi temsil eden ilk iki seçeneği geride bırakır; onun yerine kendisine doğrudan ödül vaat eden hazzı seçer.

Bugün de benzer bir kırılma anı, farklı biçimlerde tekrar eder. Modern “Paris”ler, liyakatin ve toplumsal aklın yerine sadakati ve kişisel kazancı koyar. Bir kamu ihalesi paylaştırılırken ya da bir hukuk kararı alınırken, mesele çoğu zaman ortak fayda olmaktan çıkar; yerini, gücü korumaya ve sürekliliğini sağlamaya yönelik hesaplara bırakır. Kısa vadeli şatafat her seferinde daha cazip görünür, ancak bu tercihin bedeli gecikmez.
Tıpkı Truva’da olduğu gibi, sonunda faturayı yalnızca seçimi yapanlar değil; bütün bir toplum, geleceğinden eksilerek öder.
Altın Parıltısının Ardındaki Karanlık
O altın elma gibi, bazı şeyler dışarıdan bakıldığında büyüleyici bir ihtişamla parıldar; görkemli saraylar, devasa yapılar, kusursuz görünen rakamlar… Oysa bu ışıltı çoğu zaman derin bir çürümenin yalnızca iyi tasarlanmış bir dekoru olur. Tıpkı Dante Gabriel Rossetti’nin tablolarında olduğu gibi; güzellik, içinde sessizce ölümü ve melankoliyi taşıyabilir.
Tanrıçalar o elma için kavgaya tutuştuğunda mesele yalnızca “en güzel” olmak değildi; asıl mesele, en güçlü olanın kim olduğuydu. Bu yüzden bugün de kulağımıza çalınan “hizmet”, “değer” ya da “ideal” gibi kavramlar çoğu zaman görünen yüzü oluşturur. Perde arkasında ise çok daha tanıdık bir mücadele döner: gücü elde tutma ve onu kaybetmeme savaşı.
Truva'nın Dersi
Bazen bir medeniyetin çöküşü, kapılara dayanan düşmanlardan önce, kendi içinde verdiği küçük tavizlerle başlar.
Mitoloji de bunu açıkça hatırlatır: Truva’yı yıkan şey yalnızca dışarıdan gelen bir kuşatma değil; içeride büyüyen hırs, liyakatsizlik ve “en güçlü benim” kibrinin açtığı o görünmez boşluk.
Bugün de modern Eris’lerin parıltılı vaatlerini etkisiz kılmanın yolu buradan geçiyor. Paris’in yaptığı gibi kişisel hazza ve sadakate teslim olmak yerine; Athena’nın aklını ve Themis’in adaletini yeniden merkeze almak gerekiyor. Çünkü asıl denge, gücün değil; bilgelik ve adaletin birlikte var olabildiği yerde kuruluyor.