Terapi Dili Ne Zaman İletişim Dilimizin Yerini Aldı?
Bazen kendimizi anlatmanın yeni yollarını bulurken, birbirimize ulaşmanın eski yollarını kaybediyoruz.

İnsanları anlatırken kullandığımız dilin ne kadar değiştiğini çoğu zaman fark etmiyoruz. Aslında bu çok da şaşırtıcı değil, değişim hayatımıza yavaş yavaş girdi. Psikoloji sosyal medyada daha görünür oldukça bazı kavramları daha sık duymaya, duydukça ne anlama geldiklerini öğrenmeye, öğrendikçe de kendi yaşadıklarımızla eşleştirmeye başladık. Bir zamanlar yalnızca hissettiğimiz ama nasıl anlatacağımızı pek bilemediğimiz birçok şeyin artık bir adı vardı ve bunu bilmek iyi geldi.
Yaşadığımız şeyleri daha kolay tarif edebildikçe bizi neyin rahatsız ettiğini de daha açık görmeye başladık. Sınırlarımızdan söz etmek, bazı davranışların üzerimizde bıraktığı etkiyi anlatmak ya da daha önce yalnızca içimize attığımız şeyleri konuşmak kolaylaştı. Üstelik benzer deneyimleri başkalarının da yaşadığını görmek, kendimizi biraz daha az yalnız hissettirdi. Psikolojinin günlük konuşmalarımıza bu kadar hızlı yerleşmesi de biraz böyle oldu; bize uzun zamandır aradığımız bazı cümleleri verdi.
Ancak o cümleleri kullanmaya alıştıkça, sundukları kolaylığa da alıştık. Bir davranışın bizi neden rahatsız ettiğini anlatmak yerine “red flag”, bir ilişkide neyin yolunda gitmediğini açıklamak yerine “toxic” demek çoğu zaman yeterli gelmeye başladı. Karşımızdaki de ne demek istediğimizi anlayınca konuşmanın geri kalanına pek ihtiyaç yokmuş gibi hissettik.
Bir noktadan sonra değişen yalnızca kullandığımız ifadeler değil, yaşadıklarımızı anlamlandırma biçimimizdi. Çünkü artık “Neden böyle oldu?” diye düşünmekten çok, “Buna ne diyorduk?” diye sormaya başlamıştık. Üstelik aradığımız kelimeyi bulduğumuzda, yalnızca yaşadığımız şeye bir isim vermiyor, onu açıklamışız gibi de hissediyorduk. Oysa bir şeyi adlandırmak onu anlamayı kolaylaştırabilir; ama adı bilmek, nedenini bildiğimiz anlamına gelmez.
Her Duygunun Bir Etikete İhtiyacı Var mı?
Elbette ki bu alışkanlığın bu kadar hızlı yerleşmesinde sosyal medyanın da büyük bir payı var. Gerçek hayatta bir insanın neden belli bir şekilde davrandığını anlamaya çalıştığımızda geçmiş deneyimler, korkular, beklentiler ve aramızda yaşananlar birbirine karışıyor. Bunları birbirinden ayırmak kolay olmadığı için çoğu zaman tek bir cevaba da ulaşamıyoruz. Sosyal medyada ise aynı karmaşa birkaç belirtiye, birkaç maddeye ya da kısa bir tanıma sığabiliyor ve haliyle bu netlik çok daha rahat hissettiriyor.
Rahat hissettirdiği için de o netliği yalnızca ekranda bırakmıyor, zamanla gerçek hayatta da arıyoruz. Fakat insanlar birkaç maddelik listeler kadar tutarlı davranmıyor. Bizi seven biri bizi kırabiliyor, düşünceli biri bencillik yapabiliyor, genelde açık olan biri bazen tamamen içine kapanabiliyor. Biz de zaman zaman aynı çelişkilerin içinde kalıyoruz.
Sınır koyma meselesinin karıştığı yer de tam olarak burası. Kendimizi korumayı öğrenirken bazen rahatsız olmakla zarar görmeyi aynı yere koyabiliyoruz. Oysa başka biriyle yakınlaştığımızda farklı beklentilerle, yanlış anlaşılmalarla ve hayal kırıklıklarıyla karşılaşmamız da kaçınılmaz.
İşin ilginç tarafı, bütün bu dili kendimizi daha iyi anlatmak için öğrenmişken “Bunu yaptığında kırıldım” demenin hala daha bize zor gelmesi. Çünkü karşımızdakini analiz etmek ondan bahsetmek, ne hissettiğimizi söylemek ise kendimizi ortaya koymak demek. Belki de terapi dili tam burada iletişimin önüne geçiyor; anlatmayı kolaylaştırması gereken kelimeler, bazen gerçekten anlatmaktan kaçmanın bir yoluna dönüşüyor.
Bu yüzden mesele bütün bu ifadeleri hayatımızdan çıkarmak değil, onları cevabın kendisi gibi görmemek. Bir kavram ne yaşadığımızı fark etmemize yardımcı olabilir ama konuşma aslında orada bitmiyor, tam tersine orada başlıyor. Sonrasında neden böyle hissettiğimizi anlatmak, karşımızdakini dinlemek ve her şeyi hemen bir sonuca bağlamadan konuşmaya devam etmek gerekiyor. Çünkü belki de birbirimizi gerçekten anlamaya, doğru tanımı bulduğumuzda değil, o tanım artık yetmediğinde başlıyoruz.