Kitap

Hata Payı

@edaturkmen
Bugün
3 dk okuma

Slavoj Zİzek'in Felsefede ve Siyasette Olup Bitenler denemesinden etkilenerek yazılan aşk ve kapitalizm eleştirisi.

Ben genel kanının aksine her birkaç yılda bir kabuk değiştirdiğimize inanırım en azından şu zamana kadarki gözlemim bundan ibaret. Benliğimin sınırları gelişiyor veya tamamen kırılıyor. Bunun tespiti için daha çok tecrübeye ihtiyacım var. Hatalar, keşkeler, pişmanlıklar… Eskiden ben de çoğumuz gibi bunlardan ibaret olmadığımı dillendirip dururdum. Oysa kuşkusuz başıma gelen olaylardaki tutumum benden ibaret hatta o anlarda özüm o kadar açığa çıkar ki bunu saklamak ister bir yerde bulurum kendimi. Ayrıca benliğim, ben o hatayı yaptığım andan itibaren her defasında form değiştirir ve farklı formlarla benimle olmaya devam eder. Hata olarak nitelendirdiğim davranışların toplumsal yargının içinde şekillenmiş olduğu senaryoda o kültürün sorgulamasına girdim. Toplumdan bireye giden bu sorular zincirinde zaten herhangi bir olaydan sonra bu zeminlerdeki kabullerin paramparça edildiğini anlamış bulundum. Bu hakikatlerse beni en başa dönmeye iteledi. Her şeyin, bütün serüvenimizin orijin noktasına. Bilimle temellendirilmiş yanıtlar başlangıcımızın neye dayandığı sorusu içinde beni pek tatmin etmedi. Bilimsel açıklamalardan ziyade merak ettiklerim daha soyut boyuttaydı. Pekâlâ sorumun dönütü hislerimde karşılık buldu. Dünyadaki varlığımızın filizlenmesi hep aşkın aktarımıyla olmuş. Sen, ben, her birimiz birilerinin aşkı vasıtasıyla varız. Keza dinler ve mitolojiler de bu duyguyu metaforik de olsa içinde barındırır. Hepimizin aşina olduğu Âdem ve Havva’nın hikayesinde aşk, arzu nesnesinin uşaklığını yaparken Cupid ve Psyche’nin aşkında da benzer izleri görürüz. Aşkın evrensel bir deneyim olduğunu kabul etmekle beraber bu duyguya karşı olan yaklaşımım her dönem yaşadıklarımla şekillendi. Sonucunda bendeki tesirinin fazlasıyla karamsar ve her anlamda teslimiyetten ileri gitmediği yönünde. Teslimiyet, aşkın yarattığı âcizliğin net bir sonucu bence. “Aşk, mutlak güven demektir: Bir başkasını severken, kullanmayacağını umarak/buna güvenerek karşımdakine beni yok etme gücü veririm.” (Žižek, Olay, s. 16). O gün nasıl hissedeceğin tek bir kişinin elinde. Aşk bu yüzden karamsar hissettiriyor çünkü senden, sana ait olan her şeyi alıp gidebilir ve kendinden geriye ne kalacağıysa bir muallak. Bu kırılmalar bende bağ kurmakla alakalı neredeyse patolojik korkulara sebebiyet veriyor. Melankoli ise o evrede kontrolü devralıyor, o kaçacak deliğin beni dilemediğim hâlde tahakküm altına almasına engel olamıyorum. Daha dürtüsel ve histerik davranışlar beni ağlarına alıyor. Kendimi kaçarken bulduğumda bütün bu davranış bütünü, temkinsiz ve bir o kadar da davetkâr. Yüzleşmektense bir de-realizasyondaymışçasına kendi öznemin dışında durmak o an için çok daha makul. Olaylar yalnız benim dünyamı değiştirmez, bunun topluma yansımaları da göz ardı edilemeyecek derecede. En son vardığım noktaysa kolektif çizgide daha ideolojik bir çerçevenin içinde düşünme eğilimiydi. Mevcut düzende politiklikten kaçmak bana bireyin ayrıcalıklı ve sistemden yarar sağlar bir konumda olduğu izlenimini veriyor. Yaşama hakkı, çok temel bir yerden öğretiye ihtiyaç duyulmadan kavranılacak bir konu olmasına rağmen etnik köken, cinsiyet, yönelim fark eder bir yerden görmezden geliniyor. Elbette kapitalizm, insanı vahşi iç güdüsüne yenik düşürten temel bir sistem. Birey değeri adı altında para adlı metanın da etkisiyle belirli özerklikler bir güruha atfedilmiş durumda. Heteroseksüel, beyaz ve var olduğu cinsiyet kimliğine sahip üst sınıf erkek stereotipi bu grubun çok büyük bir kısmı. Günün şartlarında her birimize kapitalizm tarafından biçilen değer, ürün olmaktan farksız. Ne kadar sisteme hizmet edip sömürülmeye açık olursan etiketlenmiş değerin de ona göre azalır veya artar. Kronik şekilde sistemin beni tükettiğinin farkındalığının yarattığı bir buhran da bende baş göstermişti. Pasivize edilmiş varlığımın öfkesi de sürekli canlı kalmaya devam etti. Nefret dolu olmakla suçlandım. Bu beni sarsmıştı çünkü biz zaten nefretin karşısında bulunmaktan hedef olmuştuk. Otorite tapıcıları ise biat etmeye kodlanmış, yıkanmış dejenere beyinleriyle ben ve benim gibileri tehdit unsuru olarak nitelendirmekten geri kalmamışlardı. Benimse nihai hedefim eşitlik ve özgürlükten geçerken bu karşısında olduğum insanların saf kötülükle bezendiklerini gördüm. Bunalım yine bedenime zuhur etti. Yine ve asla son bulmayacak o çözülmesi gereken paradokslar da peşimden geldi.

ET

Eda Türkmen

@edaturkmen

Discussion

Giriş Yap Yorum yapmak için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.