Hayat Nasıl Gidiyor?
hayat nasıl gidiyor sorusuyla gelen düşünceler üzerine bir deneme. çok önemli olmayan bir yazı bence.

"Nasıl gidiyor hayatın bu aralar?" diye sordu bana. Bu soru beklenmeyecek bir soru değildi fakat yine de afalladım. Anlatacak bir şeyler düşündüm hemen, son zamanlarda yeni neler olmuştu diye. Çok kayda değer bir şey bulamadım. Kendimi ifade etmek de istiyordum aslında, konuşmak istiyordum. Aklımdan yaşadıklarım geçiyordu hızlıca. Beynimin içinden bir tanesini yakalayıp ağzıma götürüp anlatmalıydım, bu sessizlik daha fazla süremezdi. Yine de ilk kelimeleri getirmekte zorladım. "İyi, nasıl gitsin işte" diyebildim. Herkes gibi bir cevap vermiştim. Herkes gibi olmakla derdim vardı son zamanlarda belli ki. Herkesle olan savaşımı tek başıma veriyor olmanın verdiği yorgunlukla karşımdakine "Sen nasılsın?" bile diyemedim. Kendimi düşünüyordum her zamanki gibi. Harbiden nasıl gidiyordu hayatım bu aralar? Çok fazla şey yaşanmış olsa bile fikrim yoktu. Hayatın nasıl gittiği konusunda bir fikri olabilenleri düşünüp sinirlendim hatta, kıskandım onları. Sonra kendime acıdım. Sonrasında ise kendime acıdığım için kendime kızdım. Bu zararsız basit sorunun bende yarattığı etki çok fazlaydı anlaşılan.
Ben bunları düşünürken karşımdaki cevap vermişti bana, ama kendi düşüncelerimden onu dinlememiştim. "Efendim?" diye sordum, o da tekrarladı cevabını. "Annemler yazlığa gitti, ev boş takılıyorum öyle" dedi. "Annemler mi?" diye geçirdim içimden. İnsanın anne ve babasına "Annemler" ya da "Babamlar" demesinin altında yatan nedenleri düşündüm bir an. "Baskın ebeveyne, ebeveynle olan ilişkisine ve çevreden gördüğüne göre değişir herhalde" diye düşündüm. Zeka dolu gibi görünen ama oldukça yavan tespitler yaptığımı fark ettim. Bu düşünceler son zamanlarda ortaya çıkmaya başlamıştı, daha fazla kitap okudukça özellikle. Ne kadar az bildiğimi, cahil cahil atıp tuttuğumu fark ettikçe üzerine konuşulacak bir şey bulamadığımı görüyordum. Benim ağzımdan çıkan herhangi bir tespit veya bilginin çok çok daha rafine, test edilmiş ve gerçeklerle donatılmış versiyonları çoktan bulunmuştu. O halde konuşulacak ne kalırdı geriye?
"Yaa" dedim. "Balıkesir'e mi taşınmıştı onlar?" diye sordum. "Evet evet, oradalar 1 haftadır." dedi karşımdaki. Belli ki evinin boş olması onu sevindiriyordu. "Ne güzel." diyip sevincine ortak olmaya çalışsam da gram umrumda değildi karşımdakinin evinin boş olması. Zaten insanların ne sevinçlerine ne de üzüntülerine ortak olabilen bi karakterde değildim. Ama sıra bana gelince, yani benim sevinçlerim ve üzüntülerimden konu açıldığında yoğun ilgiye maruz kalmak çok hoşuma gidiyordu. Garip olansa ilgiye boğulurken karşımdakinin dürüstlük seviyesi hiç umrumda olmuyordu. Yani yalandan sevinse bile bana yetiyordu. Bu durum sanırım karşımdaki için de geçerliydi. Öyle olsa gerek çünkü yalandan sevindiğimi hiç fark etmemiş, aldırmamış gibi görünüyordu. Sanırım insanlar böyleydi, oyunun kuralları böyleydi. Herkesin birbirine yalandan rol yapıp gerçeği iyice unutmamıza yardımcı olmak.
"Evet ya, ev de bana kaldı valla." dedi karşımdaki. Herkes nasıl tepki verirdi buna? Sevindirici bi haberdi sanırım, ben de sevinmeli gibi yapmalıydım. "Süper, süper." dedim. Karşımdaki içimi okuyamadığı için iyice coşmaya başladı. Halbuki sevinmemde de, habere olan ilgimde de bonkör sayılmazdım. İki üç kelime eşliğinde onu onaylıyordum sadece. Yine de ona yetiyordu bu, en azından diyaloğumuz sürebiliyordu. Herkes böyle yapıyordu sanırım, bize yeten buydu. Sessizlik oldu bir süre, daha sonra konuştu karşımdaki.
"Eee senin iş noldu bi tane anlatıyordun?" diye sordu bana. İşte o an gelmişti, karşımdaki sosyal kuralları gayet iyi bildiğini belli eden sorusuyla bana gelmişti. Kendinden yeteri kadar konuşulduğuna kanaat getirdikten sonra konuyu bana çevirdi. Bu dinamizmden oldukça sıkılmış olarak, bu dinamizmi her sosyal iletişimde düşünmekten daha da sıkılmış birisi olarak "İyi valla olacak gibi duruyor." diyebildim. İçimden geçenle ağzımdan çıkan arasında dağlar kadar fark olmasına karşımdaki yardımcı olamıyordu. Zaten herkes bunu yapmaz mıydı? İçeriyle meşgul olmayıp sadece dışarıda oynamak, dışarıyla ilgilenmek. Ben de bunu yapıyordum. Muhabbetin tıkanması da umrumda değildi, tıkanmadığı durumdan da zevk almadığım için fark etmiyordu bana. Ona da fark etmiyordu herhalde, bilemiyordum. Önündeki bardağına su koymuştu, bir yudum aldı suyundan.
"Kim dışarıdaki suya bu kadar para verir lan?" diye düşündüm. Sonra "Sen de veriyordun ya geri zekalı" diye hemen cevabı verdim kendime. "E öğrendin işte artık vermiyorsun, aferin" diye kutladım kendimi. Daha sonra ise "O kadar sene para verdin anca öğrendin salak." düşüncesiyle karşılaştım. "Ne yapacağımı bilemediğimden veriyordum o kadar parayı, kızma." diye biraz kendimi acındırdım. "Hemen de acındırıyorsun kendini, adam ol biraz." diye tepeme bastı başka bir düşüncem. Ben düşüncelerimle kendimle kavga esnasındayken karşımdaki öksürdü. Sağ olsun bir an da olsa düşüncelerim sustu.
Karşımdakinin susmasındansa düşüncelerimin susmasını tercih ederdim. "Keşke beni bir ton uyarıcılarla dolu bir odaya koysalar ve orada vakit geçirsem de düşünecek fırsatım olmasa." diye hayal ettim. Aklıma reels kaydırırken bir yandan oyun oynayan çocuk videosu geldi. "Oha oraya doğru gidiyor bu iş harbiden." şeklinde yüzeysel bir tespit de yaptım. Saate baktım. Toplam 2 dakika geçmişti en son bakmamdan itibaren. "Düşünceler de ışık hızında mı geçiyor acaba?" diye düşündüm, yoksa hızları farklı mıydı ışıktan?
"Hadi kalkalım ya geç oldu." dedi karşımdaki. "Uyar." dedim, hesabı ödeyip kalktık. Hesabı o ödedi sağ olsun. Güzelce sarılıp evlere dağıldık.
Eve girdiğimde yine çok düşündüğümü düşündüm. Buna bir çare bulmalıydım. "Neyse yarın bakarız" diye düşündüm, "evet..." diye onayladım kendimi.