Film ve Dizi

Christopher Nolan Sinemasında İnsan, Zaman ve Takıntı

@esmalucn
Bugün
5 dk okuma

Christopher Nolan’ın filmlerinde zaman, hafıza, takıntı ve gerçeklik algısının izini süren bir inceleme.

Christopher Nolan’ın filmlerini izlerken insanın aklına ilk gelen şey genellikle “Bu filmde ne oluyor?” sorusu oluyor. Hikayenin parçaları yer değiştiriyor, zaman ileri ve geri hareket ediyor, bazı gerçekler filmin sonunda anlam kazanıyor ve seyirci çoğu zaman gördüğü şeyin ne kadarına güvenebileceğini sorguluyor. Fakat Nolan sinemasının asıl ilginç tarafı, bütün bu karmaşanın yalnızca seyirciyi şaşırtmak için kullanılmaması. Onun filmlerindeki karmaşık yapı, çoğu zaman karakterlerin iç dünyasının bir yansıması.

Nolan’ın sinemasında insanın dünyayı algılama biçimi ile dünyanın gerçekten nasıl olduğu arasında sürekli bir mesafe vardır. Memento’da Leonard’ın hafızasına güvenememesi, Inception’da rüya ile gerçek arasındaki sınırın silinmesi, The Prestige’de insanların gördükleri şey ile gerçekte olan şey arasındaki farkı anlamaya çalışması ve Oppenheimer’da geçmişte yaşananların yıllar sonra farklı bir anlam kazanması bu anlayışın farklı biçimleridir. Akademik çalışmalarda da hepsini bir arada tutan temel unsurların zaman, kimlik, hafıza ve gerçeklik algısı olduğu; bu unsurların çoğu zaman parçalı bir anlatım üzerinden işlendiği belirtiliyor. Fakat karakterleri yalnızca “gerçeği bulmaya çalışan insanlar” değildir. Onların çok daha büyük bir problemi vardır: Bir şeye inanmak zorundadırlar.

Leonard, hafızası olmadığı halde bir gerçeğin peşinden gider. Cobb, geçmişinden kurtulmak için rüyaların içine girer. Bruce Wayne, kişisel kaybını bir amaca dönüştürerek Batman kimliğini yaratır. Robert Angier ile Alfred Borden, bir sihir numarasını aşabilmek için hayatlarını birbirlerine karşı tüketir. Oppenheimer ise yalnızca atom bombasını yapmakla kalmaz; yaptığı şeyin sonuçlarıyla yıllar sonra yeniden yüzleşmek zorunda kalır. Bu karakterlerin ortak noktası, geçmişin, zamanın ve verdikleri kararların peşlerini bırakmamasıdır. Ulaşmak istedikleri şey ne kadar ileride olursa olsun, geçmişte yaptıkları seçimler onları sürekli takip eder. Bu yüzden hedeflerine ulaştıklarında gerçekten özgürleşmezler; tam tersine, zaman ilerledikçe hedefleri onları daha büyük bir yükün içine sokar. Bu yüzden Nolan sinemasında takıntı, basit bir karakter özelliği olmaktan çıkar ve hikayenin motoruna dönüşür.

The Prestige bunun belki de en açık örneklerinden biridir. İki sihirbaz arasındaki rekabet, zamanla mesleki bir yarış olmaktan çıkar ve birbirlerinin hayatlarını yok etmeye çalışan iki insanın savaşına dönüşür. Burada Nolan’ın ilgilendiği şey “En iyi sihirbaz kim?” sorusu değildir. Asıl soru, insanın bir şeyi mükemmel yapmak uğruna kendisinden ne kadar vazgeçebileceğidir. Başarı gerçekten insanı özgürleştirir mi, yoksa insan başarıya ulaşırken kendisini tüketebilir mi? Nolan’ın doğrudan filmi olmasa da bu fikir, onun sinemasındaki karakterlerin temel çatışmalarıyla güçlü bir biçimde örtüşür.

Zaman da tam bu noktada devreye girer. Nolan’da zaman yalnızca olayların gerçekleştiği bir zemin değildir, karakterlerin seçimlerinin bedelini gösteren bir ölçüdür. Interstellar’da zaman, bir baba ile kızı arasındaki mesafeyi fiziksel uzaklıktan daha acımasız bir hale getirir. Cooper uzaya giderken kızı Dünya’da yaşamaya devam eder ve ikisinin hayatları farklı hızlarda ilerler. Burada bilimkurgu fikri, aslında çok insani bir korkuya dönüşür.  Sevdiğimiz insanları kaybetmekten değil, onların hayatında artık yerimizin kalmamasından korkmak.

Dunkirk ise zamanı başka bir şekilde kullanır. Film üç farklı zaman aralığını birbirine bağlayarak tek bir olayın farklı deneyimlerini gösterir. Seyirci olayları yalnızca öğrenmez; zamanın baskısını hisseder. Bu nedenle Nolan’ın zamanla oynaması çoğu zaman bir bulmaca kurmaktan daha fazlasıdır. Zaman, karakterlerin psikolojisini seyirciye yaşatmanın bir aracıdır.

Nolan’ın filmlerindeki bir başka ortak nokta ise insanın kendi yarattığı dünyaya hapsolmasıdır. Inception’da insanlar rüyalarının içinde kaybolabilir. Bu noktada Nolan’ın karakterleri ile yarattıkları sistemler arasında ilginç bir benzerlik ortaya çıkar: İnsan önce kontrol etmek istediği şeyi yaratır, sonra onun tarafından kontrol edilmeye başlar.

Bu fikir Inception’da rüyalar, Tenet’te zaman, The Dark Knight üçlemesinde şehir ve toplumsal düzen, Oppenheimer’da ise bilim ve devlet üzerinden farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Nolan’ın dünyasında bilgi güç verir fakat bilgi arttıkça sorumluluk da büyür. Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmanın doğru olduğu anlamına gelmez. Nolan’ın karakterleri çoğu zaman kahraman gibi görünse de kusursuz değillerdir. Hatta onları ilginç yapan şey tam olarak budur. Çoğu bir kaybın, suçluluk duygusunun veya geçmişte verilmiş bir kararın etkisi altında hareket eder. Bir noktadan sonra amaçları ile kişisel takıntıları birbirine karışır. 

Belki Nolan sinemasını diğer karmaşık anlatılardan ayıran en önemli nokta da burada ortaya çıkar.  Filmleri cevap vermekten çok seyircinin kendi cevabını üretmesini ister. Akademik incelemelerde de Nolan’ın filmlerinin büyük sorulara kesin cevaplar vermekten ziyade yeni sorular ortaya çıkardığı özellikle vurgulanıyor.

Bu nedenle filmlerini yalnızca sonunda ters köşe yapan filmler olarak görmek haksızlık olur. Çünkü filmin sonunda öğrendiğimiz gerçek, çoğu zaman hikayenin asıl meselesi değildir.

Memento’nun önemli tarafı Leonard’ın geçmişte ne yaşadığını öğrenmekten çok, insanın kendisine inanmak istediği bir hikayeyi gerçek haline getirebilmesidir.

Inception’ın asıl meselesi topacın dönüp dönmediğinden çok, Cobb’un sonunda gerçekle yaşamayı seçip seçememesidir.

Oppenheimer’ın merkezinde yalnızca bombanın yapılması değil, bir insanın kendi yarattığı şeyin ahlaki sonuçlarıyla nasıl yaşayacağı vardır.

Insomnia’nın asıl meselesi yalnızca cinayeti çözmekten çok, suçluluk duygusunun insanın zihnini nasıl ele geçirebileceği ve insanın kendi yaptığıyla yüzleşmekten kaçtığında neye dönüşeceğidir.

Bu yüzden Nolan’ın filmlerindeki bütün o saatler, geri dönüşler, rüyalar, deneyler, patlamalar ve karmaşık anlatılar aslında tek bir sorunun farklı biçimleri gibi okunabilir:                                        İnsan, hayatını anlamlandırmak için kendisine hangi hikayeyi anlatır ve o hikayeye ne kadar inanır?

Nolan’ın sineması belki de tam olarak bununla ilgileniyor. Gerçekliğin ne olduğunu bulmaktan çok, insanın gerçeklik dediği şeyi nasıl kurduğuyla. Hafızamız bizi yanıltabilir, zaman elimizden kayabilir, takıntılarımız bizi değiştirebilir ve verdiğimiz kararların sonuçları yıllar sonra karşımıza çıkabilir. Buna rağmen insan, bütün belirsizliğin içinde bir anlam bulmaya çalışmaya devam eder.

Ve Nolan’ın filmleri arasındaki en güçlü ortaklık belki de burada saklıdır: Onun karakterleri dünyayı çözmeye çalışırken aslında kendilerini çözmeye çalışırlar. Seyirci ise filmi anlamaya çalışırken aynı labirentin içine girer. Filmin sonunda her şey açıklığa kavuşsa bile geriye tek bir soru kalır:

Gerçeği gerçekten mi bulduk, yoksa sadece inanmak istediğimiz açıklamayı mı bulduk?

EU

Esma Ulucan

@esmalucn

Discussion

Giriş Yap Yorum yapmak için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.