Dünya

Avrupa’da Neler Oluyor? Öfkenin Perde Arkası

@esratekin
Bugün
5 dk okuma
—

Dünyanın düzeni sarsılırken sokaklarda yükselen tek bir ses var: Devrim! Peki, bu öfke gerçekten bir şeyleri değiştirebilir mi? Viva la Revolution!

Avrupa’da sokaklar yeniden hareketli. Ekonomik eşitsizlik, hayat pahalılığı, geleceksizlik ve siyasi kurumlara duyulan güvensizlik, yıllardır biriken öfkeyi görünür kılıyor. İktidarlar güvenlikten, muhalefet değişimden söz ediyor; aşırı sağ ise krizin faturasını göçmenlere kesmeye hazırlanıyor. Fakat asıl soru şu: Avrupa’yı bu noktaya getiren koşullar neden hâlâ tartışmanın merkezinde değil?

Fransa’da büyüyen protestolar, yalnızca sokaklarda yaşanan bir asayiş meselesi olarak okunamaz. Bunlar, aynı zamanda ekonomik düzenin, siyasi temsilin ve toplumsal adalet anlayışının sorgulandığı bir krizin işaretleri. Sokaklardaki öfkeyi yalnızca bastırılması gereken bir tehdit olarak görmek, o öfkeyi doğuran nedenleri görmezden gelmek anlamına geliyor.

Sokaktaki öfke nereden geliyor?

Gençler geleceklerini kurmakta zorlanırken hayat pahalılığı milyonlarca insanın yaşamını daraltıyor. Eğitimden barınmaya, istihdamdan kamu hizmetlerine kadar uzanan sorunlar, siyasi vaatlerle insanların gündelik gerçekliği arasındaki uçurumu büyütüyor.

Fransa’da eğitim koşullarına yönelik tepkilerle gündeme gelen protestoların daha geniş toplumsal taleplerle birleşmesi, bu açıdan önemli. Çünkü mesele yalnızca okullardaki eksiklikler değil; insanların nasıl bir geleceğe sahip olabilecekleri. Gençlere sürekli sabretmeleri, çalışmaları ve kurallara uymaları söylenirken karşılığında güvencesiz işlerin, yüksek yaşam maliyetlerinin ve belirsizliğin sunulması, toplumsal huzursuzluğu besliyor.

Üstelik bu öfke yalnızca Fransa’ya özgü değil. Avrupa’nın farklı ülkelerinde farklı nedenlerle ortaya çıkan protestoların ortak noktasında, mevcut düzenin geniş kesimlerin beklentilerini karşılayamadığı düşüncesi bulunuyor.

Sokaklar bazen siyasetin duymak istemediği soruları sorar. İnsanlar neden öfkeli? Neden kurumlara güvenmiyor? Neden geleceğe umutla bakamıyor? Bu soruların yanıtını aramadan yalnızca kalabalıkları dağıtmak, krizi çözmek değil, onu ertelemektir.

Yağma ve şiddet: İsyanın haklılığı, yöntemin meşruiyeti değildir

Protestolar sırasında yaşanan yağma, kundaklama ve şiddet olayları elbette görmezden gelinemez. Bir mağazanın yağmalanması, bir çalışanın emeğinin zarar görmesi veya insanların güvenliğinin tehlikeye atılması, hangi siyasi gerekçeyle açıklanırsa açıklansın kabul edilemez.

Ancak burada kritik bir ayrım var: Bir protestonun içinde suç işlenmesi, protestonun bütün taleplerini suç hâline getirmez.

Kalabalığın içindeki herkes aynı amaçla sokağa çıkmaz. Kimileri hak arar, kimileri öfkesini dışa vurur, kimileri ise kaostan yararlanarak suç işler. Bu farklılıkları yok sayıp bütün eylemcileri tek bir kategoriye yerleştirmek, gerçeği anlamak yerine kolay bir düşman yaratır.

Öte yandan ekonomik adaletsizliğe karşı çıkarken küçük esnafın dükkânını yağmalamak da bir çelişkidir. Sisteme duyulan öfkenin bedelini geçimini sağlamaya çalışan insanlara ödetmek, adalet talebini güçlendirmez.

Fakat iktidarların da şiddet görüntülerini bütün toplumsal talepleri itibarsızlaştırmak için kullanma kolaycılığına sığınmaması gerekir. Kamu düzeni sağlanmalı; aynı zamanda insanların neden sokağa çıktığı da sorgulanmalıdır.

Avrupa’nın günah keçisi yine göçmenler mi?

Toplumsal krizlerin en kullanışlı siyasi araçlarından biri, karmaşık sorunlara tek bir sorumlu bulmaktır. Ekonomik eşitsizliği, işsizlik kaygısını ve kamu hizmetlerindeki sorunları açıklamak zahmetlidir. Bir topluluğu hedef göstermek ise çok daha kolaydır.

Avrupa’da göçmenler ve Müslümanlar etrafında yürütülen tartışmalar, tam da bu nedenle dikkatle ele alınmalı. Güvenlik sorunları, göç politikaları ve entegrasyon üzerine konuşmak elbette mümkündür. Ancak belirli kişilerin işlediği suçlardan hareketle milyonlarca insanı dini veya kökeni üzerinden suçlamak, siyasi eleştiriden çok ayrımcı bir genellemedir.

Aşırı sağın güç kazandığı bir siyasi atmosferde bu söylemler daha da tehlikeli hâle geliyor. Çünkü tartışmanın odağı hayat pahalılığından, eşitsizlikten ve siyasi sorumluluktan uzaklaşıp kimlik çatışmasına kayabiliyor.

Böylece sistemin ürettiği sorunlar tartışılmak yerine toplumun farklı kesimleri birbirine karşı konumlandırılıyor. Ekonomik güvencesizlik yaşayan insanlar, kendi koşullarını belirleyen politikaları sorgulamak yerine kendilerinden daha savunmasız grupları suçlamaya yönlendirilebiliyor.

Bir toplumun sorunlarını açıklamak için günah keçilerine ihtiyacı varsa, belki de asıl sorgulanması gereken siyasi anlatının kendisidir.

Elbette her iddia kanıtla değerlendirilmelidir. Şiddet olaylarının sorumluları bireysel deliller ve hukuki süreçler üzerinden belirlenmeli; hiçbir grubun suçluluğu yalnızca kimliğinden hareketle varsayılmamalıdır.

Macron, Le Pen ve yaklaşan seçimlerin gölgesi

Fransa’daki toplumsal huzursuzluk, siyasetin zaten keskinleşmiş fay hatlarını daha da görünür kılıyor. Emmanuel Macron yönetimi açısından mesele, yalnızca kamu düzenini sağlamak değil; ekonomik ve toplumsal beklentilere ne ölçüde yanıt verilebildiğini de göstermek.

Marine Le Pen ve Ulusal Birlik çizgisi, güvenlik ve göç başlıklarını öne çıkararak yaşanan krizden siyasi sonuçlar elde etmeye çalışabilir. Sol muhalefet ise ekonomik eşitsizlikleri, sosyal hakları ve kamu hizmetlerini tartışmanın merkezine taşıyor.

Bu mücadele, Fransa’nın geleceğine ilişkin daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Toplumsal huzursuzluk, daha kapsayıcı politikaların önünü mü açacak, yoksa güvenlikçi ve dışlayıcı siyasetin güçlenmesine mi hizmet edecek?

Burada iktidarın sorumluluğu kadar muhalefetin kullandığı dil de önemli. Her siyasi aktör, yaşananları kendi seçmenini konsolide etmek için kullanabilir. Ancak insanların gerçek sorunları seçim hesaplarının gerisinde kaldığında, siyasi temsil ile toplum arasındaki mesafe daha da açılır.

Güvenlik önlemleri gerekli olabilir; fakat güvenlik politikaları tek başına iş, konut, eğitim ve geçim sorunlarını çözemez. Aynı şekilde toplumsal adalet talebi de şiddeti görmezden gelmenin gerekçesi olamaz. İhtiyaç duyulan şey, bu iki gerçeği birbirine karşı kullanmak değil, birlikte ele almaktır.

Avrupa’nın krizi sokaklardan ibaret değil

Avrupa’daki protestoları yalnızca düzensizlik, yağma ve polis müdahalesi görüntülerine indirmek, krizin en görünür kısmına bakıp geri kalanını görmezden gelmektir. Sokaklarda yaşananlar önemlidir; fakat o sokakları dolduran hoşnutsuzluğun nedenleri de en az onlar kadar önemlidir.

Bir yanda ekonomik baskılarla mücadele eden insanlar, diğer yanda siyasi meşruiyetini korumaya çalışan kurumlar var. Bu gerilimin ortasında ise krizi kendi siyasi çıkarları doğrultusunda yorumlayan aktörler bulunuyor. Kimileri öfkeyi toplumsal değişim talebine dönüştürmeye çalışırken kimileri onu korku ve kimlik siyaseti üzerinden yönlendirebilir.

Bu nedenle mesele, protestoları romantikleştirmek ya da sokaktaki her eylemi meşru kabul etmek değil. Mesele, şiddetin sorumlularını belirlerken toplumsal talepleri de bastırmamak; göç tartışmalarını yürütürken ayrımcılığı normalleştirmemek; kamu düzenini savunurken siyasi hesap verebilirliği unutmamak.

Avrupa’nın önündeki asıl sınav, sokakları ne kadar hızlı boşalttığı değil, o sokaklarda dile getirilen sorunlara nasıl yanıt verdiği.

Çünkü öfkeyi susturmakla nedenini ortadan kaldırmak aynı şey değil. Bir protesto dağıtılabilir, bir meydan boşaltılabilir, bir siyasi tartışma gündemden düşürülebilir. Fakat güvencesizlik, eşitsizlik ve geleceksizlik ortadan kalkmadığında kriz başka biçimlerde geri dönebilir.

Asıl soru şu: Avrupa, kendi yarattığı siyasi ve ekonomik çıkmazlarla yüzleşecek mi, yoksa bedeli yine en savunmasız gruplara mı ödetecek?

KAYNAK

 

ET

Esra Tekin

@esratekin

Discussion

Giriş Yap Yorum yapmak için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.