Kültür ve Sanat

Bedenin Dengesinden Toplumun Dengesine: İbn Sina ve İbn Haldun’da Mizaç

@esratekin
Bugün
7 dk okuma

İbn Sina’dan İbn Haldun’a uzanan bu düşünce yolculuğunda, insan mizacı ile yaşadığı dünya arasındaki ilişkiye bakıyoruz.

Bir insanın karakterini ne belirler?

Doğuştan getirdiği özellikler mi, yaşadığı çevre mi, içinde bulunduğu toplum mu? Bugün bu soruya psikoloji, sosyoloji ve biyoloji farklı cevaplar veriyor. Fakat yüzyıllar önce İslam dünyasında bu sorular, beden ile karakter arasında kurulan güçlü bir ilişki üzerinden açıklanmaya çalışılıyordu.

Bu düşüncenin önemli isimlerinden biri İbn Sina, toplumların yükselişini ve çöküşünü anlamaya çalışan bir diğer önemli isim ise İbn Haldun'du.

İbn Sina insan bedenindeki dengeyi ve mizacı açıklarken, İbn Haldun insanın yaşadığı çevrenin ve toplumun karakter üzerindeki etkisini ele aldı. Böylece beden ile toplum arasında doğrudan bir bağlantı kurmasa da, insanı çevresinden bağımsız düşünmeyen iki farklı yaklaşım ortaya çıktı.

İbn Sina ve dört hılt: Bedenin görünmeyen dengesi

İbn Sina'nın El-Kanun fi't-Tıb adlı eserinde sistemleştirdiği tıp anlayışının önemli parçalarından biri, Antik Yunan'dan devralınan dört hılt teorisiydi.

Bu teoriye göre insan bedeninde dört temel sıvı bulunuyordu: dem, balgam, safra ve sevda.

Bu sıvıların her birinin sıcaklık ve nem bakımından farklı özellikleri vardı. Bunların beden içerisinde dengeli olması sağlığın temeliydi. Bir hıltın diğerine baskın gelmesi ise yalnızca bedensel değil, aynı zamanda kişinin mizacı ve davranışları üzerinde de etkili kabul ediliyordu.

Bu nedenle “mizaç”, yalnızca karakter anlamına gelmiyordu. İnsan bedeninin fiziksel yapısı, duyguları ve davranışları arasında bir bağ kuran daha geniş bir kavramdı.

Demevî mizaç: Kanın sıcaklığı

Dört mizacın ilki demevî, yani kanın baskın olduğu mizaçtır.

Kan, sıcak ve nemli kabul edilirdi. Bu nedenle demevî mizaca sahip olduğu düşünülen kişiler genellikle canlı, neşeli, hareketli, sosyal ve dışa dönük insanlar olarak tasvir edilirdi.

Demevî kişi bulunduğu ortama kolayca uyum sağlayan, insanlarla iletişim kurmaktan hoşlanan ve çevresine enerji veren bir karakter olarak düşünülürdü. Yeni insanlarla tanışmak, sohbet etmek, eğlenmek ve sosyal ilişkiler kurmak onun için doğal kabul edilirdi.

Ancak bu canlılığın bir başka yüzü de vardı. Demevî kişi zaman zaman fazla rahat, dikkatsiz veya ölçüsüz davranabilirdi. Kolay heyecanlanabilir, anlık zevklerin peşinden gidebilir ve başladığı şeyleri aynı kararlılıkla sürdüremeyebilirdi.

Bu nedenle demevî mizacın temelinde coşku, sosyallik ve yaşam enerjisi bulunuyordu.

Balgamî mizaç: Suyun sakinliği

İkinci mizaç balgamî mizacıdır.

Balgam, soğuk ve nemli kabul edilirdi. Bu nedenle balgamî karakter, demevî mizacın aksine daha sakin, ağırkanlı, sabırlı ve temkinli olarak düşünülürdü.

Balgamî kişi olaylara hemen tepki vermeyen, kararlarını aceleyle almayan ve çevresindeki değişimlere daha yavaş uyum sağlayan bir karakterdi.

Onun gücü, hızlı hareket etmekten çok istikrarında yatıyordu.

Kolay öfkelenmez, kriz anlarında sakinliğini koruyabilir ve uzun süre aynı düzeni sürdürebilirdi. Bu nedenle güvenilir ve huzurlu bir karakter olarak görülürdü.

Fakat bu sakinlik zaman zaman pasifliğe ve isteksizliğe dönüşebilirdi. Fazla rahatına düşkün olmak, harekete geçmekte zorlanmak veya değişim karşısında direnç göstermek balgamî mizacın olumsuz tarafları arasında değerlendirilirdi.

Kısacası balgamî mizaç, dört karakter arasında sükûneti ve sabrı temsil ediyordu.

Safravî mizaç: Ateşin hareketi

Üçüncü mizaç safravî mizacıdır.

Safra, sıcak ve kuru kabul edilirdi. Bu nedenle safravî mizacın en belirgin özellikleri hareketlilik, güçlü irade, cesaret, hırs ve mücadelecilik olarak düşünülürdü.

Safravî kişi beklemekten hoşlanmazdı. Bir sorun ortaya çıktığında harekete geçmek, karar vermek ve kontrolü ele almak isterdi.

Bu yönüyle liderlik özellikleri taşıyan bir karakter olarak görülebilirdi. Rekabetten korkmaz, hedeflerine ulaşmak için mücadele eder ve çevresindeki insanları harekete geçirebilirdi.

Ancak ateşin kontrolsüz hâle gelmesi gibi, bu mizacın da aşırısı sorun yaratabilirdi.

Öfke, sabırsızlık, saldırganlık, baskın olma isteği ve tahammülsüzlük safravî mizacın olumsuz tarafları olarak kabul edilirdi.

Yani safravî kişi güçlü ve kararlı olabilir; fakat bu güç kontrol edilmediğinde çatışmaya dönüşebilirdi.

Sevdavî mizaç: Toprağın derinliği

Dördüncü ve son mizaç ise sevdavî mizacıdır.

Sevda, yani melankolik hılt, soğuk ve kuru kabul edilirdi. Bu nedenle sevdavî karakter daha çok düşünceli, ciddi, içe dönük, dikkatli ve analitik özelliklerle ilişkilendirilirdi.

Sevdavî kişi olayların yüzeyinde kalmak yerine onları anlamaya çalışan bir karakterdi.

Çok konuşmak yerine gözlemlemeyi, kalabalıkların içinde bulunmak yerine kendi düşünceleriyle baş başa kalmayı tercih edebilirdi. Ayrıntılara dikkat eder, geçmiş deneyimlerini uzun süre zihninde taşıyabilir ve bir konu üzerine derinlemesine düşünebilirdi.

Bu özellikleri onu araştırmacı, planlı ve yaratıcı bir karakter hâline getirebilirdi.

Ancak düşüncenin fazlası, insanın kendi zihninin içinde kaybolmasına da neden olabilirdi. Bu nedenle sevdavî mizacın aşırı hâli kaygı, karamsarlık, kuşkuculuk ve melankoli ile ilişkilendirilirdi.

Sevdavî mizaç, dört karakter arasında derinliği ve düşünceyi temsil ediyordu.

Dört mizaç aslında ne anlatıyordu?

Dört mizacı bugünkü kişilik testleri gibi düşünmek yanlış olur. Bir insanın tamamen demevî, tamamen balgamî ya da tamamen safravî olduğu düşünülmüyordu.

Asıl önemli olan mizacın dengesiydi.

Bir insanda farklı özellikler aynı anda bulunabilirdi. Örneğin bir kişi sosyal ve neşeli olduğu kadar ciddi ve düşünceli de olabilirdi. Başka biri sakin görünmesine rağmen gerektiğinde son derece mücadeleci davranabilirdi.

Dolayısıyla dört hılt sistemi, insan karakterini dört kutuya hapsetmekten ziyade, beden ve davranış arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullanılan dönemin bütüncül modellerinden biriydi.

Ve burada İbn Sina'nın düşüncesi ilginç bir noktaya ulaşıyordu:

İnsanın nasıl davrandığı ile bedeninin nasıl çalıştığı birbirinden tamamen ayrı değildi.

İbn Haldun: Mizaç toplumun içine taşınırsa

Yüzyıllar sonra İbn Haldun, benzer bir “insan ve çevresi” ilişkisini bu kez toplum üzerinden ele aldı.

Onun için insanı anlamak yalnızca bireyin özelliklerine bakmakla mümkün değildi. İnsan; coğrafyanın, iklimin, geçim biçiminin, toplumsal ilişkilerin ve içinde bulunduğu grubun etkisi altındaydı.

Bu noktada en önemli kavramlarından biri asabiyetti.

Asabiyet, aynı topluluğa ait insanların birbirlerine duyduğu bağlılık, dayanışma ve ortak hareket etme gücüydü.

Bir kabileyi, topluluğu veya siyasi yapıyı güçlü hâle getiren şey yalnızca maddi kaynakları değildi. İnsanların birbirleri için mücadele etmesini sağlayan görünmez bir bağ vardı.

İbn Haldun'a göre güçlü asabiyet, özellikle devletlerin kuruluşunda büyük bir rol oynuyordu. İnsanlar arasındaki dayanışma zayıfladığında ise toplumun siyasi gücü de zamanla çözülmeye başlıyordu.

Burada dört mizaç teorisiyle doğrudan bir özdeşlik kurmak doğru olmasa da sembolik bir benzerlik ortaya çıkıyor:

İbn Sina'nın bedeninde denge ne kadar önemliyse, İbn Haldun'un toplumunda dayanışma o kadar önemliydi.

İklim insanın karakterini değiştirebilir mi?

İbn Haldun'un düşüncesinde bir diğer önemli unsur iklimdi.

İnsanların yaşadığı coğrafyanın onların bedenleri, alışkanlıkları, yaşam biçimleri ve karakterleri üzerinde etkili olduğunu düşünüyordu.

Sıcaklık, soğukluk, beslenme biçimi ve ekonomik faaliyetler insanların gündelik yaşamlarını şekillendiriyor; gündelik yaşam ise zamanla toplumsal karakterin oluşmasına katkıda bulunuyordu.

Bu nedenle onun toplum anlayışında coğrafya pasif bir arka plan değildi.

Coğrafya, insanın yaşam biçimini şekillendiren aktif bir unsurdu.

Akdeniz ve demevî mizaç bağlantısı

Tam bu noktada Akdeniz toplumlarını demevî mizaçla ilişkilendiren yorum ortaya çıkıyor.

Fakat burada tarihsel açıdan dikkatli olmak gerekiyor. İbn Haldun doğrudan “Akdeniz toplumları demevîdir” şeklinde bir sınıflandırma yapmaz.

Bu bağlantı, İbn Sina'nın mizaç teorisi ile İbn Haldun'un iklim ve toplum anlayışının birlikte okunmasıyla oluşturulabilecek sembolik bir yorumdur.

Akdeniz coğrafyasının hareketli ticaret ağları, liman kentleri, sosyal yaşamı ve farklı toplulukların sürekli etkileşim içinde olması, demevî mizaca atfedilen sosyallik, hareketlilik ve canlılık özellikleriyle sembolik bir paralellik içinde düşünülebilir.

Ancak bu, biyolojik veya bilimsel bir toplum sınıflandırması değildir.

Bedenden topluma uzanan bir düşünce

Dört hılt teorisi bugün bilimsel olarak geçerli kabul edilmiyor. Fakat tarih boyunca insanların kendilerini ve çevrelerini nasıl anlamlandırdığını görmek açısından oldukça önemli.

İbn Sina'nın dünyasında insanın sağlığı, bedenindeki unsurların dengesiyle açıklanıyordu.

İbn Haldun'un dünyasında ise toplumların gücü, insanlar arasındaki bağların ve dayanışmanın gücüyle açıklanıyordu.

Demevî mizacın coşkusundan balgamî mizacın sakinliğine, safravî mizacın mücadeleciliğinden sevdavî mizacın derin düşüncesine kadar dört mizaç, aslında insan davranışlarını açıklama çabasının tarihsel bir örneğiydi.

İbn Haldun ise bu bakışı bireyden topluma taşıyarak başka bir soru sordu:

İnsanları bir arada tutan şey nedir ve bu bağ ne zaman çözülür?

Belki de bu iki düşünürü yan yana getirdiğimizde ortaya çıkan en ilginç fikir budur:

İbn Sina insanın içindeki dengeyi, İbn Haldun ise insanların arasındaki dengeyi anlamaya çalışıyordu.

Biri bedenin mizacını, diğeri toplumun mizacını sorguluyordu.

Ve her ikisinin düşüncesinde de ortak bir fikir saklıydı:

Denge bozulduğunda, bütün değişir.

Kaynakça

ET

Esra Tekin

@esratekin

Discussion

Giriş Yap Yorum yapmak için giriş yapın.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.