Bitkisel Bir Söyleşi / 2. Bölüm

Bitkisel söyleşimizin bu bölümünde betonlaşmış yapılarda hapis hayatı yaşamaya ne kadar alıştığımızdan ve doğanın güzelliklerinden bahsettim

Modern insan, doğayla neredeyse tüm bağını koparmış, onu sadece kendi amacına hizmet eden sıradan ve mekanik bir şeymiş gibi gören, kendine doğanın dışında bir yaşam alanı yaratabilmiş bir tür. İşin aslı şudur ki bir zamanlar bitkilerin bize bir kol mesafesi uzaklıkta bulunduğu, olağanüstü ve sağaltıcı güçler barındırdıklarına inandığımız yaşamlar sürerken, artık betondan yapılmış ve giderek daralan kutular içinde hapis hayatı yaşamaya alıştık. Doğanın ne kadar sihirli bir şey olduğunu unutalı birkaç yüzyıl geçti...


Ben de pek çoğumuz gibi bir apartman çocuğu olarak büyüdüm fakat çocukluğumdan beri kendimi en iyi hissettiğim, oyun oynamak için tercih ettiğim yerler hep evlerin saksı bitkileriyle süslü balkonlarıydı. Bana bu doğa sevgisini aşılayan, onlara karşı merakımı artıran belki de aile büyüklerimin, evimizdeki sardunyalar, afrika menekşeleri, deve tabanları, salon sarmaşıkları, paşa kılıçları, kaynanadilleri gibi bitkilere gösterdikleri o sıcak ilgiydi. Siz de bir apartman çocuğu olarak büyüdüyseniz, çocukluğunuzun bitkilerini şöyle bir anımsamaya çalışın. Belki sizler de evlerinizde, artık hayatta olmayan büyüklerinizin anısını, onlardan yadigar kalan bitkilere bakmayı sürdürerek yaşatıyorsunuzdur.

Ülkemizin en yaşlı ağacı, Konya’nın Balcılar kasabasında 2300 yıldır ayakta duran bir anıt ağaç olan katran ardıcı (Juniperus oxycedrus) ya da yöresel adıyla Ağıl Ağacı.


Kimi bitkiler çok kısa ömürlü (mevsimlik ya da tek yıllık) olsalar da, çok uzun yıllar boyunca yaşayabilen bitkiler (çok yıllık) de vardır. Dünyanın en uzun boylu ağaçları olarak nam salmış dev Sekoyalar (Sequoiadendron giganteum) 3 bin yıl kadar bir ömre sahipler. Bazı servi (Cupressaceae) türündeki ağaçlar ise 4 bin yıl yaşayabiliyor, belki de bu nedenle kültürümüzde, atalarımızın mezarlarını süsleyen ve ölümsüzlüğü simgeleyen bir ağaçtır servi, ya da selvi (her iki ismi de yaygın kullanılmaktadır ama doğrusu servidir). Ülkemizin en yaşlı ağacı, Konya’nın Balcılar kasabasında 2300 yıldır ayakta duran bir anıt ağaç olan katran ardıcı (Juniperus oxycedrus) dır. Altına koskoca bir koyun sürüsünü sığdırabilen bu yaşlı ağaca, yörede, “ağıl ağacı” adı verilmiş.  Norveç’te keşfedilen bir Norveç ladininin (Picea abies) ise 9558 yaşında olduğu ve dünyanın en yaşlı ladini olduğu tahmin ediliyor. Her ülkenin kendi iklimine ve topraklarına özgü bir en yaşlı ağacı vardır, Avrupa’nın kuzeyine çıktığınızda bu bir dişbudak olabilir ya da Akdeniz’e indiğinizde bir zeytin ağacı... Tüm bu ağaçlar, “eğer izin verirsek” bizden sonra da yaşamaya devam edecekler...


Stres, günümüz insanının ömrünü kısaltan en büyük sorun, oysa bunu gidermenin en kolay ve en güzel yolu, doğaya gitmek ve daha önce hiç görmediğiniz bitkileri ve bu bitkiler sayesinde hayatta kalan canlıları keşfetmektir. Bu duruma alışık olmayan pek çok kişiye, doğada tek başına olmak ürkütücü gelebilir oysa orada yaşayan canlılar, inanın sizin onlardan korktuğunuzdan çok daha fazla korkuyorlardır. Ayrıca mutlaka benim sıklıkla yaptığım gibi tek başına olmanız da gerekmiyor. Yakın bir dostunuzla ya da sizin gibi doğaya ilgi duyan arkadaşlarınızdan oluşan bir grupla da doğa gezintilerine çıkabilirsiniz. Kalabalık gezi gruplarını, hem canlıları ürküttüğü, hem de size yeterince keşif yapma fırsatı tanımadıkları için önermiyorum. Yaşadığınız bölgedeki doğal parkları ziyaret ederken, o bölgenin florası (bitki zenginliği) ve faunası (canlı zenginliği) konusunda biraz araştırma yaparsanız, ne gibi türlerle karşılaşabileceğinizi önceden öğrenebilirsiniz ve mutlaka görmek istediklerinizi de gözden kaçırmamış olursunuz. Hatta böyle okuma ve araştırmalar yapmak bile sizi, günlük hayatın tekdüze ve sıkıcı akışının dışına sürükler. Ormanda olmasa da kitapların içinde kaybolmak kötü bir şey değildir.

Dulavratotu (Atropa belladona) nun zehirli meyveleri.


Halihazırda bitkilerle ilgili çokça okuma yapsam da, tanıdığım çoğu bitkiyi bizzat görerek, dokunarak ve koklayarak öğrendim. Dikkatinizi çekerim, tadarak demedim. Çünkü doğada, baldıran (Conium maculatum), kurtboğan (Aconitum), yüksükotu (Digitalis), hintyağı (Ricinus communis) ya da dulavratotu (Atropa belladona) gibi pek çok zehirli tür de bulunuyor. Doğada, zehirli olan bitkiler ve onların göz alıcı meyveleri tek bir nedenle bu şekilde evrimleşmiştir: Türünü sürdürebilmek... Örnek vermek gerekirse, ardıç (Juniperus) ve porsuk (Taxus) ağaçlarının, insanlar için son derece zehirli olan meyvelerini tüketen kuşlar, bu meyvelerden zehirlenmiyor, aksine yedikleri meyvelerin tohumlarını dışkılarıyla uzaklara taşıyarak bu ağaçların yayılmasını sağlıyorlar. Kimi zaman ise zehirli yapraklara sahip bir bitki, kendini, yapraklarını kemirecek tüm hayvan ve böceklerden, tıpkı hiçbir zararlısı olmayan ve patates bitkisinin akrabası olan Tütün bitkisi (Nicotiana tabacum) gibi koruyabiliyor. Hatta tütün, zehirlenerek hemen dibine düşen böcekleri doğal gübre olarak da kullanan bir bitkidir (bu haliyle de etçil olup olmadığı tartışmalıdır)... Doğa gezilerinizde tanımadığınız bitkileri yemeye kalkmak yerine yolunuza çıkan yöre insanıyla sohbet ederek o bölgede yetişen, yenebilen ya da ilaç olarak kullanılabilen bitkiler ve bunların yöresel isimleri hakkında rahatlıkla bilgi sahibi olabilirsiniz. Bol bol fotoğraf çekerek, bu görselleri ve bilgileri başka kaynaklarla da karşılaştırarak öğrendiklerinizi pekiştirebilir, not defterinize kaydederek kendi amatör etnobotanik çalışmanızı da başlatabilirsiniz. Örneğin ormanlarda çok sık karşılaşılan dikenli bir tür sarmaşık olan saparna yada yerel dildeki adıyla melocan (Smilax) ın filizlerinin tıpkı ıspanak gibi pişirilerek yenebildiğini bir orman gezimde bunları toplayan bir genç kızdan öğrenmiştim.

İstanbul Bahçeköy’de 2 bin üzerinde bitkiye ev sahipliği yapan Atatürk Arboretumu, bitkilere meraklı ziyaretçilerini bekliyor.


Bitkileri, botanik bahçelerinden ve arboretumlardan (ağaç müzeleri) ziyade, doğal ortamlarında keşfetmeyi daha çok sevenlerdenim. Bunun en önemli nedeni, doğada vakit geçirdiğimde kendimi adeta şarj olmuş gibi mutlu ve sağlıklı hissetmemdir. Bunu size yazıyla aktarabilmem çok güç ama yaşlı ağaçlarla dolu bir ormanda hissedebileceğiniz o tuhaf enerji akışını şehir hayatının içinde hissedebilmeniz mümkün değil. Fakat, botanik bahçeleri ve arboretumlardaki bitki koleksiyonları da birçok farklı bitki ailesinin yakın türlerini bir arada görmenize, hatta doğal ortamlarında görme şansınızın bulunmadığı egzotik bitkileri de yakından incelemenize fırsat tanır. Örneğin, İstanbul Bahçeköy’de, 2 binin üzerinde bitkiye ev sahipliği yapan Atatürk Arboretumu, mutlaka görülmesi gereken bir canlı ağaç müzesidir ve doğal ormanla da iç içedir. Burada, diğer botanik bahçelerindeki gibi piknik vb. etkinlikler yasaktır, dolayısıyla kirletilmemiş bir doğa parçasını görme şansınız olur. Ne yazık ki şehir ormanları bu kadar şanslı değiller. Piknik ve mangalın bir tür doğa sporu olduğunu zannedenler(!), bu ormanları korkunç ölçüde kirletiyorlar. Yazın görülen orman yangınlarının ve ormanların çöp yığını haline gelmesinin başlıca nedeni de budur. Gezilerinizi piknik amaçlı değil, keşif amaçlı yapabilir, hatta duyarlı insanları örgütleyerek, ormanlardaki çöplerin toplanmasını sağlayabilirsiniz. Çamlar, meşeler, kestaneler, alıçlar, kocayemişler, kızılcıklar, fundalar, böğürtlenler ve daha nice canlı size minnettar kalırlar.