“Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!”

Eve, şarkıya ve kalbe dönebilenler; aynada yalnızca yüzünü değil, kendi iskeletini görme cesaretini gösterebilenlerdir.

Emeklemeyi binbir uğraş sonucu öğrenen benlikle, şu anda bu satırları okuyan kişi arasındaki bağlantı çizgisi nedir? Baştan sona aynı kişiden mi söz ediyoruz? Bu iki farklı zaman diliminde var olan bu aynı benlik bize ne söylüyor? 

 Bu sorular, dönüşüm denilen olgunun ne olduğunu bize sorgulatır. Dönüşüm; bir şeyin yalnızca biçim değiştirerek değil; anlamı, işlevi ya da özüyle birlikte farklı bir hâle evrilmesi olarak tanımlanır. 

Bu değişim kişiyi ilerleten ya da geriye götüren bir nokta değildir; bir önceki halden daha başka bir oluş ve varoluş biçimidir. Fiziksel olarak büyüyüp yaş almak kadar, zihinsel ve ruhsal anlamda da insanı olgunlaştıran bir süreçtir. 

Ne var ki, dönüşmek ve değişmek birçok insan için ürkütücü bir deneyim olarak algılanır. Sanki kişinin benliğine bir ihanet gibi yorumlanmaktadır. ‘‘Ne kadar da değiştin, eskisi gibi değilsin artık’’ cümlesini duymayan neredeyse yoktur. 

Tam da burada şu soru belirir: İnsan değişen ve dönüşen bir varlık olduğunu savunurken, aynı zamanda yerinde saymanın bir meziyet olduğunu iddiasında mı? Yoksa tanıdık ve güvenilir olanın konforuna sığınmayı, sadakatle mi karıştırıyor?

Her an bedenimize ve zihnimize uğrayan bunca duygu, düşünce, his varken dönüşümün kaçınılmaz oluşu şaşırtıcı değildir. Elbette burada söz konusu olan değişim, hayatın merkezine aldığımız değerler doğrultusunda gerçekleşen bilinçli bir yöneliştir. Bir savrulmanın, vazgeçmişliğin veyahut insanı kendine yabancılaştıran bir kopuşun sonucu değildir. Aksine, bu dönüşüm insanın kendisiyle kurmuş olduğu ilişkiyi onarır, iyileştirir ve derinleştirir.

Hiçbir dönüşüm ani ve hızlı olmaz. Değeri görece düşük bir metal olan tuncun altına dönüşmesi gibi; zahmetli, sancılı ve zaman isteyen bir süreçtir bu. Ateşten geçmeden, defalarca eritilip arıtılmadan altın ortaya çıkmaz. Bu süreçte biçim değişir fakat anlam ve öz sabit kalır.

İnsan da dönüşürken kendine ihanet etmez; dönüştüğü kişi bir yabancı değildir. Aksine, her sınanma ve zorlukta kendisine biraz daha yaklaşır. Nihayetinde bu içsel değişim kaçınılmaz olarak dışarıda da karşılık bulur. İnsan çevresiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi artık daha sahici, daha derin bir noktadan kurmaya başlar.

İsmet Özel, Of Not Being A Jew adlı şiirinde “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” der. Buradaki ev, fiziksel bir mekandan ziyade insanın kendine dönüşünü simgeler; kaybolmadan önceki benliğe, bastırılamayan iç sesine bir yöneliştir. Şarkı, insanın kendi sesi, ritmi ve özgünlüğüdür. Dış dünyanın gürültüsü kısıldığında, insan kendi şarkısını duymaya başlar. Kalp ise, tüm bu dönüşlerin merkezindedir; dışarıda arananın aslında çoktan içeride var olduğunu fısıldar. 

Tüm bu dönüşler geriye gitmek değildir; insanın kendini bulmak için uğradığı duraklardır. Bazen ilerlemek için durmak gerekir. Eve, şarkıya ve kalbe dönebilenler; aynada yalnızca yüzünü değil, kendi iskeletini görme cesaretini gösterebilenlerdir. Çünkü insan, ancak en çıplak haliyle karşılaşırsa gerçekten dönüşür ve tam da bu noktada rota yeniden oluşturulur.


"Kendini bulma yolculuğu, her zaman kendine geri dönmekle başlar." - Paulo Coelho