Mümkün mü artık dönmek?

“Ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev...”

Herkes bir eve doğar, orada büyür ve bir gün gider. Tüm bu gidişlerin ardından dönülen yer çoğu zaman aynıdır: birçok ilkin yaşandığı, hafızanın köklendiği o ev. Peki bu dönüş, bir vazgeçiş midir yoksa kaçınılmaz bir kabulleniş mi?

Okul, iş ve seyahat gibi süreçlerle birlikte insanın ev algısı dönüşür; fiziksel bir mekandan ziyade kavramsal bir anlama bürünür. Olgusal olarak bir evden söz edilebilir; ancak kavramsal düzlemde belirli bir mekandan bahsetmek giderek zorlaşır. İnsan aidiyet duygusunu bavuluna koymuş, bir sonraki durağa doğru yol alır.

Ev; artık gidilen bir yer olarak zihinde var olur; bir sabitliği yoktur. Buna rağmen, doğduğumuz evle kurduğumuz bağ sanıldığı kadar kopuk değildir. Bir gün okul biter, işe ara verilir, hayırlı bir vesileyle aileler bir araya gelir. İşte tam da bu noktada soru belirir: Dönmek hâlâ mümkün müdür?

Şayet mümkünse şu bilinmelidir ki; yolda yitirilenler ve heybeye yüklenenler sonucu gidenle dönen aynı kişi değildir. Tecrübe edilenler kaçınılmaz olarak fikirlerde değişim ve karakterde bariz dönüşüme yol açar. İşte bu dönüşümün ilk ve en derin izleri ise insanın büyüdüğü evde atılır.

Büyürken her birimiz farklı bir ev deneyimleriz. Kimileri için ev; korku, güvensizlik ve çaresizlik demekken; kimileri için sevilmek, değer görmek ve anlaşılmaktır. Eğer ki bu evde kabul bir pazarlık konusuysa, sevilmek bir koşula bağlandıysa orada var olmak sanılandan zor ve sancılıdır. 

Bu yüzden, yıllar sonra dönülen mekan aynı olsa da deneyim bambaşkadır. Kurallar çoğu zaman aynı sadakatle varlığını sürdürürken; kişide gerçekleşen dönüşüm, neredeyse hiçbir karşılık bulamaz. Çünkü değersizlik, yetersizlik ve sevgisizlik hala aynı yerde nefes almaya devam etmektedir. 

Böyle bir noktada insanın önünde iki seçenek vardır: Bu gerçeklerle savaşmayı seçip zamanla kendini tüketmek ya da değişmeyecek olanla mücadeleyi bırakıp durumu kabullenmek.

Kabullenmek; boyun eğmek ya da pes etmek değildir. Aksine, hayata bakılan pencereyi değiştirmektir. Yaşananlar hâlâ oradadır; acı yok sayılmaz. Ancak kişi, acıyla birlikte gerçeğe temas etmeyi seçer.

Babam ve Oğlum filmindeki “Ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev...” repliği, gidip dönebileceğimiz evlerin önemini vurgular. Tüm bu gidilen ve dönülen evler, bugünkü bizi inşa eder. Olduğumuz kişi, doğru ve yanlışlarıyla büyüdüğümüz o evden izler barındırır. Asıl soru şudur: Parmak izlerimiz kadar biricik ve özel olan bu deneyimle ne yapmayı seçiyoruz?


“Eve asla geri dönemezsin, ama gerçek şu ki, evden asla ayrılamazsın, bu yüzden sorun yok.” — Maya Angelou