Sinematek Bir Şenliktir

Türkiye'de sinemanın devrimi

                           

Ne aşk var, ne ateş, ne de anarşi diyen sevgili arkadaşlarım… Bu seslenişi yapma gereksiniminde buldum kendimi çünkü bana Türk Sinematek Derneği’nin bir armağanıymış gibi gelmesini istiyorum. Aslı Fransız olan Sinematek’in Türkiye’de yer bulması, yalnızca bir dernekten çok daha fazlasını ifade ediyor: bir neslin izleme alışkanlıklarını, perspektifini, hatta kolektif bilincin ideolojik bir çerçevede birleşmesini etkilemiş bir kültürel devrim. Bu, 15 yıllık yayın hayatıyla da yetinmeyip, sinemayla direnmenin mümkün olduğunu göstermiştir. Her bir gösterim, yalnızca bir film değil, aynı zamanda bir uyanış, bir sarsılma ve bir farkındalık anıydı. Perde açıldığında, ışık gözlerimizi yakarken, bilinçlerimiz de sarsılıyor, içimizde bir şey değişiyordu; bazen farkına varamadığımız bir şey, sessizce bizi dönüştürüyordu.

Sinema bana, faşist ve kapitalist sistemleri yıkmanın tek bir noktadan olmadığını gösterdi. Politik sinema sayesinde toplumu sorgulamak, bilinçlendirmek ve alternatif düşüncelere alan açmak direnişin bir parçasıymış meğersem. Daha çocukken ailecek izlediğimiz kalburaltı Yeşilçam filmlerini hatırlıyorum; o filmler bendeki tesirini asla kaybetmedi. O zamanlar neden yanlış hissettirdiğini anlayamazdım ama büyüdükçe fark ettim: filmlerdeki cinsiyetçilik, klişeler ve gerçeklikten kopukluk, hayatın diğer alanlarına sinsice sızmış bir biçimde karşımıza çıkıyordu. Sansür, sadece perdede değil, görünmez bir perde gibi toplumun her alanını şekillendiriyor ve bireyi tehdit algısı içinde bırakıyordu. Bu tek tipleştirme, insanları düşünmeden kabullenmeye zorlayan bir yapıya sahipti. Her sahnede, fark etmeden bize dayatılan kurallar, davranış kalıpları ve toplumsal roller vardı. Ve bunların farkına varmak, yıllar sonra bile hâlâ ürkütücüydü.

Ama işte alternatif sinema, bu kültürel yozlaşmaya karşı bir “velev ki biat etmiyorum” cevabıydı. Sinematek sayesinde, o alternatif perspektifi içimde hissetmek ve onun parçalarını taşımak mümkün oldu. Bu bilinç, bana umut verdi; çünkü biliyorum ki hâlâ izlediğimiz her film, bir parçacık direnç yaratıyor. Bugün hayatımda bana gözümü açan çoğu şeyi belki de filmler sayesinde öğrendim. Onat Kutlar’ın da benzer bir yol izlediğini düşünüyorum; yazın dünyasında, sekansların bütünlemelerinde kendi bireysel yolunu tayin etmişti. O, Sinematek’in kapısını açtı; bana ise hayatın öğretilerini sinemada bulmayı öğretti. Sinema, bana yalnızca karakterleri değil, onların hayata bakışlarını, sessizliklerini, içsel çatışmalarını da öğretti.

Sinemaya olan ilgim, tiyatro deneyimimle de birleşti. Yönetmenim sık sık “Önce izlemeyi öğrenin.” derdi; bu cümle hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. Artık sahnede değilim, karakter çıkarmıyorum ama izlemekten kendimi alamıyorum. İnsanları izlerken fark ettiğim detaylar, onların davranışlarının altında yatan küçük hikâyeleri görmek, bana filmlerden öğrendiklerimi hatırlatıyor. Bir kahvehanede otururken, birinin çay karıştırışındaki ritimde veya bir başkasının göz kırpışında, farkına varmadan bir karakter çiziyorum zihnimde. O an, bir filmin içindeymişim gibi hissediyorum. Sinemayı kendi hayatıma entegre edişim, tiyatroyla iç içe geçti; iki sanat dalı birbirini besledi ve gözlem yeteneğimi geliştirdi.

Sinematek ruhu bende hem bir direniş simgesi hem de alışkanlıklarımın bir tezahürü oldu. Sinema, yalnızca estetik zevki tamamlayan bir araç değil; hislere yakın, maddi dünyadan uzak bir alan. İçinizde bir şey uyanıyor ve bir daha asla aynı gözlerle bakamıyorsunuz. Dünya değişiyor, sizin dünyanız değişiyor. Bu uyanışlar, hayatı daha yaşanır kılıyor. Sanat, bizi ortak paydalarda birleştiren, içsel dünyamızla politik ruhu sentezleyen bir deneyim sunuyor. Yapmamız gereken tek şey, hangi yola ait olduğumuzu anlamak; ateşimizi yakıp aşk ve anarşinin tutuşmasını beklemek.

Her sahne, her çerçeve, her ışık bir çağrı gibi… Ve biz, perdede yanıp kalan ışıklar gibi, izlemeye devam ediyoruz. Perdeden yansıyan her ışık, bir bilincin doğuşu, bir farkındalığın simgesi. Ve biz, her filmle biraz daha yanıyor, ama asla sönmüyoruz; çünkü sinema, sadece izlemek değil, içimizdeki ateşi beslemektir.