Türkiye'nin Demokratikleşme Sancısı

Tarık Buğra'nin Dönemeçte eserinin Türkiye'nin çok partili siyasal hayata geçişi bağlamındaki süreç

2.Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye siyasi ve ekonomik değişimler yaşadı. Devletin laik politikaları halkın inancını bastırmaya çalışıyordu bu da devlet ve uyrukları arasındaki bağı zedeliyordu. Sanayi işçileri azınlıktı ve ekonomik durumları zayıftı. Savaş sırasında geçim masraflarının artmasıyla işçilerin satın alma gücü düşmüştü. Halk hoşnutsuzdu ve bu hoşnutsuzluk siyasal değişimle ilgili değildi. İnönü hükümeti Kemalist hareketin dayandığı Jön Türk koalisyonunun önemli unsurlarının desteğini yitirmişti.

,Savaştan sonra yenen taraf demokrasiyi ve kapitalizmi yaymak için çalışmalara başlamıştı. Türkiye Cumhuriyeti 1945’te Birleşmiş Milletler’e imza atarak demokrasi için söz vermiş oldu. Türk liderler Amerika’nın siyasal ve askeri desteğini istiyordu ve bunun için demokratikleşme ve liberalleşme için çeşitli adımlar atıldı. İnönü 1944’te Yasama yılının açış nutkunda Türk siyasi sisteminin parlamenter demokrasi olduğunu söylemiştir. Türkiye küçük çiftçiler ulusuydu. Mecliste tartışılan yasada kullanılmayan devlet arazileri, dini vakıf arazilerini toprağı olmayan çiftçilere verilecekti. Bu yasa için tartışmalar ilk kez hükümetin şiddetle eleştirilmesine neden oldu. Muhalefet bu yasanın mülkiyet güvenini sağlamadığını, yatırımlara güvence vermediğini ve verimsizliğe yol açacağını söylüyordu. Muhalefet hükümetin otoriter tutumunu ve demokrasinin olmadığını söyleyerek protesto etti. Yasa kabul edildi. Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü CHP’ye demokrasinin ve Anayasa’nın tam uygulanması yönünde bir önerge sundu. Dörtlü Takrir bir muhalefet partisinden çok CHP’de reformu amaçlıyor gibiydi. Dörtler’in önerisi reddedildi, dörtler yazdıklarından dolayı partiden ihraç edildiler.


İnönü, 1 Kasım konuşmasında Türk demokrasinin ana eksiğinin muhalefet partisinin yokluğu olduğunu ve 1947 seçimlerinin iki aşamalı sistemle değil serbest ve doğrudan olacağını söyledi. Demokrat Parti 07.01.1946’da kuruldu. Cumhuriyet Halk Partisi muhalefete bu kadar destek verilmesini beklemiyordu. Olağanüstü kongre istendi ve bazı liberalleşme adımları atıldı. Basın yasası liberalleşti ve üniversiteler özerkleşti. Demokrat Parti kendini Atatürk’ün başlattığı reformları tamamlayacak akım olarak görüyordu. Bağımsız sağlanmış ve reform yapmıştı şimdi onlar demokrasiyi getirecekti ve reformlar tamamlanacaktı. CHP 1947 kongresinde Demokrat Parti programına daha çok yaklaştı. Serbest girişimi savunmuş Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun 17. Maddesini geri çekmeye karar verdiler. Demokrat Parti’nin kullandığı din kozuna karşı olarak komünist merkezi olarak adlandırılan köy enstitülerinde reformlar yapmaya karar verdiler. CHP’nin uzlaşmacı çizgisi Demokrat Parti içinde sorun yarattı çünkü onları bir arada tutan ortak muhalefetti. 1947’ye kadar CHP devletçiliğe sıkıca bağlıydı. Demokrat Parti ülke içindeki eleştirilerin sözcüsüydü. Türkiye seferberlik yıllarında çok yoksullaşmıştı ve Amerikan yardımlarına ihtiyacı vardı. Yeni plan serbest girişime, tarıma dayalı sanayinin gelişmesine, demiryolları yerine karayollarına ve petrol enerji sektörünün gelişmesine ağırlık veriyordu.

14 Mayıs 1950 Seçimleri serbest ve çok katılımlıydı. “Yeter, söz milletindir!” sözüyle Demokrat Parti kazandı. Demokrat Parti Türk siyaseti için yeni bir olguydu. Kökenleri Jön Türk koalisyonundaki bölünmede yatan bu partinin ülkenin modern tarihinde desteği kazanmış ve gerçek taraftara sahip ilk siyasal örgüttür. Demokrat Parti’nin zaferi Türk siyasi tarihinde bir dönüm noktasıdır. Yeni meclis hem nitelik olarak hem de fikir olarak farklıydı. Demokrat Parti milletvekilleri genel olarak CHP milletvekillerinden daha genç, seçim bölgeleriyle daha köklü ilişkileri var, üniversite eğitimi alan az ancak ticaret ve hukuk bilen çoktu.

CHP döneminde devlet ve parti çok iç içeydi. Parti devletin toplumu denetlemek için kullandığı araçlardan biriydi. Demokrat Parti ile bu ilişki kesildi. Demokrat Parti eski ordu ve bürokrasiye güvenmiyordu ve denetim için çok çabalıyorlardı. Devlet ve parti arasında yeniden bütünleşme eğilimi zamanla arttı. Fakat Kemalist dönemden farklı olarak bürokrasi partiye değil, parti bürokrasiye egemendi. Demokrat Parti kendini “milli irade” temsilcisi ve ülkeyi değiştirme göreviyle sorumlu olarak görüyordu ve muhalefet bu süreçte küçük ortak olmalıydı. 1924 Anayasasına göre meclisin gücünü denetleyecek ikinci bir meclis ya da anayasa mahkemesi gibi denetim mekanizmaları yoktu. 1954 sonrası hükümet muhalefet üzerindeki baskısını bunlara dayanarak arttırıyordu. CHP’nin sunacağı bir şey yoktu çünkü seçimden sonraki birkaç yıl ekonomi canlanmıştı ve Demokrat Parti vaatlerini gerçekleştiriyordu. Ancak İsmet Paşa korkusu DP içinde çok baskındı. Atatürk’ün arazileri, parası ve İş Bankası hisseleri vardı. Demokrat Parti 1953’te bu mallara el koydu ve hazineye devretti. Demokrat Parti’nin güvensizliği yaptığı yasalarla görüldü. CHP, özgürlüğün yokluğu ve hükümetin otoriterliği üzerinden kampanya yapıyordu. Ama geçmişte CHP de aynı şeyleri yaptığı için bunlar inandırıcı değildi. Demokrat Parti’nin gücü ekonomik bunalımın büyümesi ve seçkin egemen sınıfların aydınların, ordunun hükümetten uzaklaşmasındaydı.

Demokrat Parti 1946’dan beri liberalizmi savunuyordu. Modernleşmenin tarımdan başlaması gerektiğini düşünüyorlardı. Menderes sayesinde ilk kez çiftçi çıkarına öncelik verildi. Çiftçiye ucuz kredi sağlandı ve tarım ürünlerinin fiyatı devlet tarafından suni olarak yüksek tutuldu. Demokratlar piyasanın gizli eline güveniyordu bu yüzden piyasanın serbestleştirilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Teşviklere rağmen yatırım sınırlıydı. Liberalizmin övülmesine rağmen yapılan yatırımların çoğu yine devlet tarafından yapılmıştı. Yeni yollar sayesinde ülke ilk kez tam olarak birbirine bağlandı, otomobil sayısı, pazarlama ve dağıtım olanakları arttı. Demokrat Parti döneminde genelde halkın çoğunun durumu eskisinden daha iyiydi. Tarım geliri hızlı artmıştı ve çiftçiler karlıydı. 1955 sonrası enflasyonun artmasıyla maaşlılar için durum kötüleşmeye başladı. 1950’lerde köyden kente göçler başladı. Kentler iyi dizayn edilmiş değildi.

Ekonomik ve siyasal liberalleşme vaatleriyle iktidara gelen Demokrat Parti 1954 sonrasında ekonomik liberalleşmeyi kurtarabilmek için siyasi liberalleşmeyi göz ardı etti. Demokrat Parti  başlarda toplumun her kesimine hitap ediyordu fakat basın üniversiteler ve yargıya karşı kısıtlamalar getiriyordu.

1930-1940 rejimin dine karşı tavrı çok baskıcıydı. Ama çok partili hayata geçişle beraber Müslüman oyları önem kazandı. 1947 sonrası CHP dine hoşgörü duymaya başladı DP İslami olarak kalkınmaya inanıyordu ve bu da pozitivist Atatürkçülerin tekellerini tehdit ediyordu. Ordu kendini Atatürk’ün bekçisi olarak Demokrat Parti’nin ihanet ettiğini düşünüyordu. Bu dönemde artan göç köylünün kente gelmesi demekti ve kırsal kültür kentte çok baskındı yani İslam görünürdü.

1958’de hükümet ve ordu arasındaki işlerin iyi gitmediği ortaya çıktı. 1957’de 9 subay darbe şüphesiyle tutuklandı. Demokrat Parti ordunun İsmet Paşa ile yakın olmasından dolayı ikisine de tam güvenmiyordu. Amerikan yardımları sayesinde ordu modernleşti ve askerler eğitildi. 1958 yılında Irak darbesi hükümeti korkutuyordu. 1957 seçimleri muhalefet için umut kaynağı olmuştu. 1958- 1959 yaşananlar Menderes’in kırsaldaki gücünü arttırmıştı. Menderes’i Londra’da düşen uçaktan sağ çıkması mucizeydi. 

Dönemeçte bir muğlaklığa işaret eder. Kitapta “yerli” ve “milli” referanslar çok keskindir. Hikâyeye Fakir Halit tarafından bakınca toplumun gidişatını görebiliyoruz. Demokrat Partinin kurulmasıyla Türkiye dönemecin eşiğine geldi. Ancak, Türkiye hiçbir zaman o dönemeçteki ruhundan kurtulamamıştır. Seçimler her zaman hayatidir. Demokrat partinin aslında cumhuriyetin kurucu değerleriyle problemleri yoktur. Kitap 1946 sonrası Türkiye’nin dönüşümünü anlatır. Muadillerine göre gelişmiş bir kasabadır ve bizlere bir taşra vizyonu sunar.  Şehir kulüpleri vardır ve burada “sözde aydınlar” bulunur. Herkes insanları aydınlatmak için gelir ama sonra ortama alışırlar. Yeni elitlerin bir araya geldikleri bu kulüplerde sınıf okuması yapmak mümkündür.

Modernleşme süreçleri birazcık da pozitivizmin uzantısıdır ve metafiziksel olanı bir tarafa bırakır ve bilimin mutlak doğruluğunu ve güncelliğini savunur. Ancak köye yörüğün gelmesi ve yaraları üstüne küflü peynir koyması kadim geleneğe bir vurgudur. 2 sene sonra bulunacak antibiyotiğin kadim gelenekte zaten var olduğunu gösterir. Bilimin amacı dogma haline gelmemekti ancak bilgi 1940’lara gelindiğinde kendiliğinden dogma haline geldi.

Köylünün yeni gelişen şartlara değeri arttı. Önce ekonomik sonra da siyasi durumda. Orta sınıf o dönemde köylülere göre daha geridedir. Buğday artık altın değerindeydi. Para yeniden bollaşmıştı çünkü yeni bir düzen inşa edilmeye çalışıyordu. Türkiye tarım ülkesi zaten ve çok fazla fırsat vardır. Karcı Yusuf bile bir anda bambaşka bir dünyanın insanı oldu. Taşradaki insanın dönüşümünü gösterir. Bu yüzden Demokrat Parti’nin yükselişe geçiş sürecinde halkın ana travması sürecinde toplumun alt sınıfında bir kalkınma imkânı sunması konusudur özellikle CHP için. Memur olmak zaten sizi 2. Sınıfta yapar ama bu şartlarda çiftçi ya da çoban olmak zaten söz konusu bile değildir.  Ama o kırık dökük de olsa bir daktilo alıp gazete çıkarır. Bu iradeyi ortaya koyar. Halit onun aşırı büyümesinden korkar. Klasik bir Bektaşi’nin zemininden bakar. Devlet merkezdedir onun için devletin itibarı çok önemlidir. Devletin itibarını kaybetmesi konusunu Şerif ve Fakir Halit tartışır. Dönüşüm içkin ve ontolojiktir. Dostoyevski kıyaslaması aslında bu yüzdendir. Aşkınlık ve içkinlik iç içe geçmiştir. Halk aslında ona “Fakir” ismini veriyor. Halk nezdinde Halit cimridir. Aslında o kanaatkârdır. Nefsi hırslarından arınmış bir karakterdir. Fakir Halit’in dünyasında meta amaç değil araçtır. Devletçi değil, düzencidir. Siyasal ve toplumsal düzenin bozulmaması onun için önemlidir. Ayakların baş olması onun için büyük sorundur. Kanaat merkezlidir ve devletin itibarinin muhafaza edilmesi önemlidir. Siyasi olarak ya da hükümetle ilgili değildir bir kurum olarak devlet önemlidir. CHP’nin itibarsızlaşmasıyla ilgili değildir. Memurun bakkala borcunun olması onun bu toplumda geçersiz olması demektir. Cahil ama zengin durumdur problem. Yozlaşma entelektüelliğin önünde bir settir. Kurumsal karizmanın sıradanlaşmasıyla problemler ortaya çıkar ve bunların terse dönmesi mensupların entelektüel zemini kaybetmesi demektir. İsmet Özel’in de dediği gibi “bana deha değil belge ve mühür gerek” deyince entelektüel zemin ortadan kalkar ve mekanikleşme başlar. Düzenin bozulmasını veresiye defteri üzerinden tartışır. Elektriğin olmadığı yerde buzdolabı gereksizdir ancak köylü ister. Savaş sonrası ürününü 5 katına satan çiftçi, artık daha iyi ürünlere sahip olmalı hatta şehirdekinden daha iyisinde. Amaç o televizyona sahip olmaktır, izlemek değildir. Yozlaşma eleştirisi çok güçlüdür. Artık biz de ağayız diyorlar şehirlilere karşı. Elini kaldırmaktan kanser oldu der artık biraz da biz yapalım derler ve siyasi katılıma atıfta bulunurlar. Yeni bir umut doğuyor bu sadece siyasi değildir. Demokrat Parti’nin toplumda çok güçlü bir etki bulması sadece politik değildir aynı zamanda ekonomiktir. Toplumun hırsları var çünkü toplum dönüşmek istiyor. İntikam almak istiyor. Halk saldırganlaştı çünkü eski elitler onlara muhtaç oldu bu da onları cesaretlendirir. Ekonomik zenginleşme siyasal olanla birleşince Türkiye yeni bir siyasal serüvene açıldı. Yeniden inşa dönemleri daha liberal ilerler ama zaman ilerledikçe boyut değiştirir. Türkiye için ordu merkezli bir devlet geleneğinden bahsederiz bir anda sivilleşme çok da mümkün olmaz. Ordu ve siyaset arasındaki ilişki organiktir. Siyasi kültür bir döngüdür.

1980 TSK ülke yönetimine el koydu. Parlamento dağıtıldı ve bakanlar kurulunun görevine son verildi, meclis üyelerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Siyasi partiler ve sendikaların faaliyetleri durduruldu. Olağanüstü hal ilan edildi ve yurtdışına çıkışlar yasaklandı. Ordu, cumhuriyeti koruma görevini vurgulayarak yapılan darbeyi meşru hale getirmeye çalışıyordu. milli birlik ve beraberlik önemle vurgulandı. Ordu sonrasında demokratik düzene dönmek istiyordu ama iktidarı sivillere teslim etmeden önce siyasette köklü değişiklikler yapmak istiyordu. Yapılanlar 27 Mayıs darbesini yapanların verdiklerini iptal etmek gibiydi. Generaller görevlerini demokrasiyi siyasetçilerden kurtarmak ve siyasal sistemi temizlemek olarak görüyorlardı. Türk siyasetinde eski siyasetçiler olmamalıydı çünkü bugünkü durumdan onlar sorumluydu. Erbakan ve Türkeş anayasal düzeni değiştirmeye tasarladıkları için tutuklandılar ama sonra beraat ettiler. 82’de siyasal konuların konuşulması yasaklandı. Partiler kapatıldı ve mal varlıklarına el konuldu. Partilerin arşivleri yok edildi. Basın kısıtlanmıştı, gazeteciler tutuklanıyordu. Hızlı bir tutuklama dalgası ülkenin her yerindeydi. Siyasi terör eylemleri 90% azaldı.

Ordu siyasal yaşamın kurulması için 1961 usullerini izlemişti. Anayasa metni 61 anayasasının neredeyse tam tersiydi. Siyasal terörü bastırdığı için halk tarafından seviliyordu Evren ve anayasaya kefil olmuştu. Anayasa kabul edildi ve evren cumhurbaşkanı oldu, siyaseti yeniden yapılandırma vakti gelmişti. Yeni partilerin kurulması gerekiyordu. Yeni seçim sistemi büyük partilerin lehineydi. Özal başbakan oldu. Yeni bakanlar kurulu mühendisler kabinesiydi. ANAP ideolojik akımların ve çıkar gruplarının garip bir bileşimiydi. Özal, ekonomiyi liberalleştirdiği için sanayicilerle arası iyiydi. Nakşibendi tarikatıyla bağlantıları vardı. Demirel gibiydi, halktandı. Orta direk olarak tanımlanıyordu. Malatya’dan gelen ve kendisi başarılı olmuştu. Demokratikleşme yavaş yavaş gerçekleşti. Özal sivil siyasetin orduya olan üstünlüğünü yeniden oluşturmaya çalışıyordu. Meclisteki muhalefet partileri meşruiyetlerini yitirmişlerdi.

Eski siyasi liderler siyaseti perde arkasından yönetiyorlardı. Yerel seçimler 1989’da yapıldı ve ANAP’a destek düşmüştü. Desteğin azalma nedenleri yüksek enflasyon ve satın alma gücünün düşmesidir. Nepotizm ve yolsuzluklar vardı. ANAP ekonomi ve siyasete bir yenilik getirmişti. Kapitalizm yolsuzluğa sebep oldu ABD ve İngiltere’de de yaşandı. Özal kutsal ittifaktan uzaklaşmaya ve liberal kanatla yakınlaşmaya çalıştı. 89-91 arasında muhafazakarlıktan uzaklaşılıyordu ve liberalleşme kökleştirilmeye çalışılıyordu. Sol artık tehdit değildi Sovyetler Birliği çökmüştü. ANAP dine sıcak bakıyordu fakat artan İslami militanlık onları bile telaşlandırdı. Ordu da bu durumda giderek kaygılanıyordu.

1970 Aydınlar Ocağı ideolojisi, Özal dahil birçok kişinin düşüncelerini etkiliyordu. Amaç, solcu entelektüellerin tekelini kırmaktı. “Türk İslam sentezi” fikri yaygınlaştı. Onlara göre Türkler İslamın askerliydi. 70lerin sonunda bu fikri MSP ve MHP de destekledi. Evren de destekliyordu. Orduya göre sosyalizm ve komünizm Türkiye’nin en büyük iki düşmanıdır. Halka yeni bir doktrin aşılamak (milliyetçilik ve islamiyetle) gerekiyordu. Din ve ahlak Evren sonrası milli eğitim müfredatına girdi. Sünni içerikliydi. Özal ile beraber bu rehber bir ilke haline geldi. Bu sentez Özal için batıya yetişmek ve çağ atlamak için yenilikler yapma inancıyla birleşmişti.

1984 sonrası kademeli olarak İslami akımlar yükseliyordu. Bakanlar kurulu üyeleri dini törenlere katılıyordu. Yeni camiler, imam hatipler, dinsel içerikler ve İslami içerikleri yayınlar artıyor ve ramazan ayında oruç tutmayanlara saldırılar artıyordu. Bu gelişmeler devletin laikliği için zararlı görünüyordu. Dine yönelik bu denli hoşgörü laikleri korkutuyordu. Modernleşme başarılı olmuştu, laik ve pozitivist seçkinler entelektüel tartışmada tekel değildi. İslami akımları teklikeli yapan şey, zengin ve fakir arasındaki farklılıkları çok arttırmış olan politikaların yoksullar arasında yarattığı hoşnutsuzluktu. İslam Türkiye’de siyasal bir kavramdı. Evren ve Özal hükümetleri bunu kucaklamıştı. 1980’lerede kent nüfusu çoğunluğundaki hoşnutsuzluk çok artmıştı. 1980 sonlarında kamu kuruluşları ve üniversitelerde türban yasağı çok gündemdeydi. ANAP, Kutsal İttifak kanadıyla bu eylemlere sıcak bakıyordu ve meclisten türban takılmasına izin verecek bir yasa geçirdi. Evren, bunu Anayasa Mahkemesine havale etti. Mahkeme yasanın anayasal olmadığını ilan etti. 1989’da yasağı kaldıran ve türban takılmasına izin verme kararını üniversite rektörlerine bırakan bir kararname yayınlandı. 1990’da SHP’li olan Muammer Aksoy 1990’larda laikler ve İslamcılar arasında kutuplaşma çok arttı. Erbakan- Refah Partisi + daha köktenci Humeyni gibi olan Cemalettin kaplan. Daha gizli gruplar da faaliyet gösteriyordu İbda ve Hizbullah gibi.

1993 Mumcu, köktendincilerce öldürüldü. Bu cinayet laikleri sokağa döktü. Halk sadece cinayetlere değil, polis ve savcıların katilleri bulma konusundaki gönülsüz tavırlarına karşı da tepkiliydi. Eski liberal ve sosyalistler klasik Kemalizme dönerek tepkilerini gösterdiler. Bu sırada Sünni ve Alevi arasındaki kutuplaşma da arttı. 1993 Sivas bir otel ateşe verildi. 36 alevi yandı. Aşırı Sünni akımların tehdidi altında kalan aleviler kendilerini daha çok siyasetten dinsel çizgide tanımladılar. Bu örgütlerin büyümesi Alevilerin desteklenmesi ve CHP nin aşınması aynı dönemde oldu.