"Gazap Üzümleri" İncelemesi

Umuttur İnsanı Yola Çıkaran

Bu yazıda kendi edebiyatımızdan biraz daha uzağa giderek İngiliz Edebiyatı’nda duracağım. İngiliz edebiyatının önemli yazarlarından biri olan John Steinbeck’in ele aldığı Gazap Üzümleri adlı eseri çoğumuz duymuştur. Bu muhteşem eserin edebiyattaki yeri sorgulanamaz bile.

20. Yüzyılda yaşanan ekonomik krizi ve insanların yaşadığı zorlukları ele alan ve belli bir üne kavuşmuş olan bu eser gerçekten hem gazabı hem de bu gazabın verdiği üzümleri ele alır. Neredeyse bir gazap seli alır götürür Amerika’yı ve Joad ailesini. Peki neden böyle bir konu işler Steinbeck? Bir eserin incelenmesinde yazarın öneminin büyük olduğuna inanırım her zaman. Çünkü sanatçıyı bilmeden sanat çatısız bir eve benzer. Öyleyse biraz sanatçımızı tanıyalım. Tasarladığı karakterler gibi, Steinbeck da yoksul bir ailede büyür ve çoğu eserinde işçi hayatını ve emeğin önemini ortaya koyar. Tam bir realisttir ve bu da eserlerinin ayna görevi görerek gerçeği yansıttığı anlamına gelir. 

Çoğumuz ailelerimizden ve büyüklerimizden “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümleler duyarız. Kendi zamanlarında yaşadıkları zorlukları teker teker anlatmaya başlarlar. İşte bu eserde de durum aynen öyle. Joad ailesinin yaşadığı ekonomik bunalım ve buhran dönemidir anlatılan. Dilimizde de bir söz vardır; “Umut fakirin ekmeğidir.” Steinbeck’in Joad ailesini Kaliforniya’ya doğru yolculuk yaptırması bir umut yolculuğudur. Bu yolculuğa çıkan sadece Joad’lar değildir, umuda doğru Steinbeck de yolculuk eder, biz de yolculuk ederiz. Lev Tolstoy’un tam da bu konu üzerine bir sözü düşer aklıma; “Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: ya bir insan yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.” Aslında her ikisi de olur bu eserde; Tom hapisten çıktıktan sonra köyüne döner ve ailesiyle Kaliforniya’ya yolculuğu başlar. Ama kim bilir nasıl bir yolculuk bekliyor onları?

Sevdiğimiz ve bağlandığımız bir şeyi kaybetmek gerçekten içler acısıdır. Sanki bütün vücudumuzu saran damarlarımız bir anda bizden çıkarılmış gibi hissederiz ve bu durum biraz da bağlandığın birisini bir anda kaybetmeye benzer. Onsuz ne yapacağını bilemezsin çünkü o senin bir yapboz parçandır ve yapbozdaki eksik bir parça o yapbozun yapılmadığı anlamına gelir, eksiktir. Joad ailesinin yaşadıkları da yukarıda anlattıklarım gibidir. Evlerinin ve emeklerinin kapitalist bir düzende yok oluşu, bir göç hikayesi ve ailenin ve dayanışmanın önemi… Onlar vatanlarını kaybetmenin acısını çekerken üsttekilerin emek hırsızlığı adeta Joad’ların damarlarını söküp atmıştır. Bunlar yaşanırken okuyucuların da yüreklerinin dağlandığına eminim diyebilirim. Köydeki bütün köylüler göç etmeye maruz bırakılırlar ve onları bu yolculukta binbir türlü bela bekler. Ana vatanlarından ayrı düşen insanlar, bir sürü çileyle ve emekle kazanılmış topraklar, anılar ve yaşanmışlıklar, üzerinde geçirilmiş binbir yıl, en önemlisi de geçmişleri yani bir insanı insan yapan tarihleri… Söylenecek söz çok ama insanın bu olanları okurken hele ki yaşarken dili tutulur. 

Dede Kaliforniya’ya gidince yemeye doyamayacağı bal gibi üzümleri hayal eder, o güneşi andıran portakalları ve Kaliforniya’nın altın güneşini…Bunun hayaliyle yanıp tutuşur adeta. Peki bebek bekleyen Rose of Sharon’un çekirdek ailesiyle yaşayacağı evin hayali? Anne’nin her şeyin düzeleceği ve ailesinin yeniden birlik içinde yaşamın sürdürmesi üzerine yeşerttiği umudu? Bu umutlar onları hayata bağlayıp vazgeçmemeleri konusunda onlara güç veriyor. İçlerinde yeşeren “Her şey bir gün güzel olacak” umudu Joad ailesini çevreleyip adeta bir zırh gibi onları çaresizlikten bir miktar da olsa korur. M.T Cicero’nun dediği gibi “Bir yerde yaşam varsa, orada umut da vardır.” Anne karakteri tam olarak bu sözle hareket eder hikâyede. Steinbeck anneyi umut ışığıyla doldurarak ışınlarının tüm aileye geçmesine yardımcı olur.

Aile bir insanın önem verip sahip çıkacağı en önemli şeydir. Aile tam anlamıyla bir insanın en yakın ve canlı tarihidir. Nasıl bir insan tarihine sahip çıkmalıysa ailesine de öyle sahip çıkmalıdır ve birliğin bozulmamasını sağlamalıdır. Bu eserde o üzümlerin bağı Anne’dir. Üzümleri ayakta tutan ve onlara ihtiyaçlarını ulaştıran gövdedir, onları gidecekleri yere ulaştırır. Ataerkil toplumlarda “Evin direği erkektir.” diye bir söylem vardır, erkeğin fiziksel gücüne ve toplumun anlayışına dayanan. Steinbeck bunun aksine esere ruhsal, fiziksel ve zihinsel olarak güçlü bir kadın karakter yerleştirir; Anne. Okuyucuları en çok etkileyen karakterin Anne olduğundan hiç şüphem yok. Bütün sorunlara bir çözüm bulmaya çalışan aileden tek bir kayıp bile vermeyi istemeyen aileyi de bir vatan olarak gören ve “Bu aile dağılmayacak!” diye uyarılar yapan o güçlü kadın. Vatanın anası olarak umut ışıkları yakarak acıya karşı direnen ve damarlarından sabır akan Anne!”

Bir umudun yolculuğu ancak böyle güzel anlatılabilir. Steinbeck’in kurgusal olaylar yerine gerçeğe dayanarak o dönemin ekonomik buhranını ve halkın yaşadığı sıkıntıları ele alması okuyuculara hem tarihi hem gerçekleri hem acıyı hem de umudu öğretir. Ne yazık ki bu umut onları iyi sona götürmez, ancak karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelmek ve yaşadıkları acıyı biraz da olsa alttan alabilmeleri için bir ilaç görevini görür. Bu herkes için öyle değil midir zaten? Acıdan veya gerçekten bir miktar uzaklaşabilmek için umut ederiz? Bu gelecekle ilgili ettiğimiz umuttan ayrı bir şeydir. Bu acıdan, gerçekten kaçma isteğidir. Mülteci gibi görüldükleri bir yerde, “Pis Okieler” diye çağrılmaları onları yıldırmaz ve umutla çalışıp didinirler. Okie, Oklahoma’dan gelen işçiler anlamında kullanılan bir hakarettir, ırkçılık ifadesidir. Karınlarını doyuramayan bir ücretle çalışarak kimseye yaranamayan ama sofraya oturulduğunda bütün ailenin ağzına bir lokma girecek ve maaile sofraya oturacak diye didinen aileler. Geleneklerinden ve yaşam tarzlarından vazgeçmemeleri onların vatanlarına ve geçmişlerine bağlılığını gözler önüne serer. 

Yazılacak çok şey var bu eser hakkında. Gerçekler bu kadar kısa süremez çünkü. Bir zincir gibidir adeta, birbirine bağlandıkça uzar gider, kelepçe kelepçedir.