AK Parti Dönemi'nde Siyasal Rejimin Dönüşümü: Seçimsel Demokrasi'den “Patrmonyal Sultanlık” Rejimine

AK Parti Döneminde Siyasal Rejimin Dönüşümü Üzerine...

Türk siyasal hayatında AK Parti dönemi 21 yıllık geçmişi bağlamında uzun bir tarihsel süreci kapsamaktadır. AK Parti’nin iktidara gelişi 2002 yılında başlamakla birlikte siyasal rejimi demokratikleşme ve otoriterleşme çerçevesinde dönüştürmesi her dönemde aynı doğrultuda seyretmemiştir. Ak Parti iktidarının ilk döneminde kısmen demokratikleşme yaşansa da ikinci döneminden itibaren siyasal rejimi otoriterleştirme eğilimine yönelmiştir. 2017 anayasa değişiklikleri ile beraber ise otoriterleşme eğilimi doruk noktasına ulaşmış; seçimsel demokratik rejimden “havaleci demokrasi” veya “patrmonyal sultanlık” rejimine geçiş anayasa ile kurumsallaştırılmıştır. O nedenle Ak Parti’nin siyasal rejim bağlamında değerlendirilmesi ayrı ayrı olarak yapılması gereken konulardır. Ancak gelinen noktada Ak Parti siyasal rejimi 1982 anayasasının getirmiş olduğu vesayetçi seçimsel demokrasinin dahi gerisine götürerek kişiselleşmiş bir başkanlık sistemini tesis etmiş olduğu gözlemlenmektedir.

1. 2002-2007 Arası Dönemde Ak Parti: Ilımlı İslamcı Batı Tipi Bir Muhafazakar Parti

Bu dönemde Ak parti İslamcı aşırı bir sağ ideoloji olan milli görüş gömleğini çıkardığını iddia ederek batı tipi bir muhafazakar demokrat parti olduğunu topluma kanıtlamaya çalışmıştır (Aydın & Taşkın, 2022). Bu bağlamda batı tipi demokrasi ile barışık, AB politikaları ile örtüşen hareket tarzı benimsenerek kısmen de olsa bir demokratikleşme hareketinin öncüsü olmuştur. 1982 anayasasının dayatmış olduğu askeri ve bürokratik vesayet odaklarına karşı durarak demokratik bir tavır sergilemiştir (Özbudun, 2014). 

Bu süreçte Ak Parti yöneticilerinin geçmişte sahip olduğu İslamcı ideolojiden vazgeçmiş olduğu göstermiş olduğu politik söylem, tavır ve tutumlarından hareketle iddia edilerek, İslami bir otoriter rejim kurmayacağı çeşitli çevrelerce dile getirilmiş ve güven duyulmuştur. Bu dönemde Ak Parti, ılımlı İslamcılar ile liberallerin buluştuğu bir blok olmuştur (Uzgel & Duru, 2009). Milletlerarası demokrasi kuruluşları Ak Parti’nin bu dönemini “seçimsel demokrasi” ve “kısmen hür” sınıfta nitelendirmiştir. Bu dönemde uygulanan vesayetçi kurumlar ile savaş, azınlıkların tanınması, ifade ve siyasal özgürlüklerin iyileştirilmesi için atılan adımalar demokratikleşme açısından önemlidir (Özbudun, 2016). Tüm bu etmenler ve nedenlerden ötürü Ak Parti’nin 2002-2007 arası dönemde bazı açılardan siyasal rejimi demokratikleştirdiği söylenebilir (Hale & Özbudun, 2010). Buna karşılık Özal ile başlayan neo-liberal otoriterleşme sürecinin Ak Parti’nin iktidara gelmesi ile de devam ettiği; neo-liberal politikalar dolayısıyla hukuk devleti ve sosyal devlet gibi bir takım anayasal ilkelleri yozlaştırdığı da iddia edilmektedir (Uzgel & Duru, 2009). Ancak 2007 sonrası dönemde Ak Parti’nin kritik bir eşikte olduğu batı tipi liberal bir dinci-muhafazakar parti mi olacağı yoksa İslamcı, Milliyetçi bir ideolojiyi benimseyen bir muhafazakarlığı tercih ederek otoriter bir yapıya bürüneceği tartışılmıştır (Hale & Özbudun, 2010). 2007 sonrası dönemde Ak Parti’nin hareket tarzından ikinci ifade edilenin benimsenerek otoriterleşme eğilimi gösterdiği açık olarak gözükmektedir.

2. 2007-2013 Arası Dönemde Ak Parti: İslami ve Muhafazakar Hayat Tarzının Dayatılması Çerçevesinde Otoriterleşme

Bu dönemin en önemli olayı 2010 anayasa değişiklikleridir denebilir. Yargı reformu ismiyle yapılsa da asıl amacın vesayetçi odakların ortadan kaldırarak yerine AK Parti’nin yargıyı ele geçirme planı çerçevesinde otoriterleşme eğilimi gösterdiği açıkça görülmekteydi (Aydın & Taşkın, 2022). 2010 anayasa değişikliği referandumu Ak Parti’nin başarısı ile sonuçlandı. Bunun neticesinde yargı organı çeşitli operasyonların da yardımı Ak Parti’nin beraber yol yürüdüğü Gülen cemaatine teslim edildi.

2011’de her parti sivil bir anayasası seçmenine vaat etmesinden dolayı bu yönde çalışmalar mecliste yapılmaya başlandı. Birçok madde uzlaşma ile sonuçlansa da Ak Parti’nin “Türk Tipi Başkanlık” sistemini gündeme getirmesi ile süreç krize girdi (Aydın & Taşkın, 2022). 2013 yılında Ak Parti tarafından yapılan bu dayatma da rejimin otoriterleştirmeye çalıştığının bir göstergesi olarak görülebilir.

AK Parti’nin 2007 seçimleri sonucunda mecliste elde etmiş olduğu zafer ve 2010 referandumu sonucu yargıyı belirli odaklara teslim etmesinin verdiği özgüven ile birlikte artık sosyal hayat ve eğitim gibi konularda mecliste müzakere sürecini yürütmeden çoğunlukçu bir yapıda kararlar alınmaya başlanmıştı. Ak Parti’nin bunu muhafazakar-İslami bir toplum yarata amacıyla, yeni bir toplum inşası teşebbüsü çerçevesinde yapmış olduğu laik kesim tarafından hissedilmeye başlanmıştı (Özbudun, 2014). Böyle bir yaklaşım ancak otoriterleşme ile açıklanabilir.

2010 anayasa değişikliği sonrası Ak Parti’nin otoriterleşmeye başladığına ilişkin eleştiriler yalnızca laik kesimden değil ayrıca kendisini destekleyen liberal demokrat kesim tarafından da dile getirilmeye başlanmıştı (Özbudun, 2014). 2010 halk oylaması sonrası Türkiye’de üçüncü dalga demokratikleşme dalgasına gireceği söylense de bu olamamış. Referandum kisvesi altında yargı ele geçirilme gayesi taşınarak hukuk devleti ve Kopenhag kriterleri aşındırılmaya başlamıştır. 2011 genel seçimleri sonrasında da kamu yönetiminin ve siyasetin merkezileşmesi, KHK yöntemine başvurulması, mecliste müzakereci bir sürecin yürütülmemesi sonucunda otoriterleşme artarak devam etmiştir (Kalaycıoğlu, 2021).

2011 seçimleri sonrasında AK Parti’nin çoğunlukçu eğilimi çok daha güçlenerek devam etmiştir. Laik hayat tarzına müdahaleler, dini söylemleri politikalarını meşrulaştırmak için kullanarak demokratik bir söylemden kaçınmıştır. Laik hayat tarzına yönelik yapılan bu müdahaleler ile birlikte AK Parti’nin İslami bir otoriterleşmeye kaymış olduğu artık açıkça görülüyordu. Çünkü Ak Parti, demokrasi anlayışını çoğulculuk yerine “çoğunlukçu” hatta “plebisiter” bir anlayışa dayandırmaya başlamıştı (Özbudun, 2014). Keza Ak Parti genel başkanı ve Başbakan Erdoğan, demokrasinin tek ölçütünün sandık olduğunu iddia etmekteydi. Sandık demokrasinin zorunlu şartı olmakla birlikte yeter şartı değildir. Liberal bir demokratik rejimde seçimler önemli olmakla birlikte katılımcı, çoğulcu bir yapının kurulması da diğer bir şarttır.

3. 2013-2017 Arası Dönemde Ak Parti: Eski Ortaklıkların Bozulması ve Milliyetçi, İslamcı Kimliğin Ön Plana Çıkarılarak Otoriter Bir Siyasal Rejime Fiilen Geçiş

2014 yerel seçimlerine gidilirken AK Parti’nin dershaneleri kapatma kararı patlak vermiş ve sonrasında o zamana kadar ortak hareket ettikleri Gülen cemaati ile arasındaki ortaklık bozulmuştur. Buna karşılık Gülenciler ise yargı erkini kullanarak Ak Partili yöneticilere ve bakanlara yolsuzluk ve rüşvet operasyonları başlatmıştır. 2014 seçimlerine AKP, yargı ve yürütme organları arasında yaratmış olduğu bu çatışma ile gitmiştir (Aydın & Taşkın, 2022). Bu olaylar Ak Parti’nin çok daha otoriter bir yapıya bürünerek hükümet sistemini veya rejimi otoriter bir yapıya kavuşturmasına gidecek yolu hazırlamıştır.

Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de fiiliyata yarı başkanlık sistemine yol açacak 2007 anayasa değişikliği ile kabul edilmiş olmasıdır. Bu nedenle öncelikle bu sürece genel olarak değinilmesi gerekmektedir. 1982 anayasanın yaratığı güçlü cumhurbaşkanlığı makamının bir sonucu, “bu makam için yapılan seçimlerin devlet elitleriyle hükûmetleri karşı karşıya getirmesidir” denebilir (Yazıcı, 2017). Bu çatışmanın en büyük örneği 11. Cumhurbaşkanlığı seçimi döneminde yaşanmıştır. Bu çatışma sonucunda Anayasa Mahkemesi, ordu ve muhalefet bir tarafta diğer tarafta ise hükûmet karşı karşıya gelmiştir. Bunun sonucunda ise Anayasa Mahkemesi Türk hukuk tarihimiz açısından bir olumsuzluk teşkil edecek bir yargısal aktivizm kararına imza atmış; Türk ordusu ise bunun sonucunda Türk demokrasi tarihi açısından olumsuzluk teşkil edecek e-muhtıra ile bizi tanıştırmıştır. Sonucunda ise 2007 anayasa değişikliği ile var olan parlamenter sistemimiz çok daha sorunlu hale gelmiş ve belki de 16 Nisan referandumu sonucu köklü değişikliğe giden zemini hazırlamıştır (Yazıcı, 2017). 

Görüldüğü üzere 2007 Anayasa değişikliğinin en önemli sonucu cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine olanak vermesi olmuştur. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi başkanlık ve yarı-başkanlık sistemlerine özgü bir durumdur. Bu değişiklikle bizim sistemimizin ilk bakışta yarı- başkanlık sistemine yaklaştığı söylenebilir. Ancak yine de Fransa’da olduğu gibi cumhurbaşkanının sistemin temel unsuru olduğu söylenemez. Keza anayasa değişikliği ile sadece cumhurbaşkanının seçim yöntemi değiştirilmiş, görev ve yetkilerine dokunulmamıştır. 

2007 Anayasa değişikliği sonrasında Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmeye başlanmış, Cumhurbaşkanın halk nezdinde meşruiyeti kuvvetlenmiştir. 2014 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi tekrar yapılmış, Cumhurbaşkanı (AKP Genel Başkanı), Başbakan (Ahmet Davutoğlu ve sonrasında Binali Yıldırım) karşısında daha etkin bir rol üstlenerek başbakanın pasif bir rol üstlenmesi sağlanarak bir fiili durum oluşturulmuştur. Bu fiili durumu ortadan kaldırmak amacıyla 2017’de hükümet sisteminin değişikliğini içeren anayasa değişikliği teklifi ortaya getirilerek olağanüstü hal rejiminde referandum yapılmış ve oylanmıştır. Görüldüğü üzere bu dönemde 2007 anayasa değişikliği sonucunda Cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi fiiliyata yarı başkanlık sistemine benzer bir durum yaratmıştır. Böylece Cumhurbaşkanı halkın desteğine sahip olmasından dolayı anayasayı delerek de facto bir şekilde ülkeyi yönetmiştir (Kalaycıoğlu, 2021). Anayasanın veya denge ve denetlemenin yer almadığı bir siyasal sistemde demokratikleşmeden bahsedilemez. AKP’nin bu döneminde de otoriterleşme eğilimi çok daha artarak devam etmiştir denebilir.

4. 2017-2023 Arası Dönemde Ak Parti: 2017 Anayasa Değişiklikleri ile Beraber Otoriter Rejimin Kurumsallaştırılması

2016 yılında darbe teşebbüsü sonrasında ülke olağanüstü hal rejimi altında Kanun hükmünde Kararnameler ile yönetilmeye başlandı; meclis tamamen etkisizleştirildi. Buna bağlı olarak 2017 yıllında anayasa değişikliği referandumu ile beraber AKP ve MHP’nin ittifakının desteklemiş olduğu Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ihdas eden anayasa değişikliği oylaması olağanüstü hal şartlarında gerçekleştirildi ve halk tarafından az bir fark ile kabul edildi. Bu anayasa değişikliği ile beraber Ak Parti’nin otoriterleşme eğiliminin kurumsallaştığı söylenebilir. Anayasa değişikliği ile beraber dünyada eşi benzeri olmayan, yürütmenin siyasal sistemin merkezinde yer aldığı ve diğer erkler karşısında güçlü bir pozisyonda olduğu; denge, fren ve denetleme mekanizmalarından yoksun bir otoriter sistem getirilmiş olduğu (Coşkun & Budak, 2022) hem anayasa değişikliklerinden hem de pratikte Ak Parti’nin göstermiş olduğu hareket tarzında gözükmektedir.

2017 Anayasa değişlikleri incelendiğinde etkili bir yasama denetiminin öngörülmediği açıkça görünmektedir. Ayrıca yargısal denetimde gerek bu organın belirleyicisinin çoğunlukla yürütme olması gerekse yargısal mekanizmaların etkisizleştirilmesi dolayısıyla etkin bir denetim mekanizması kurulmadığı gözükmektedir. 2017 sonrası getirilmiş olan hükümet sistemi “delegasyondu demokrasi” ya da popülist (yarışmacı) otoriter bir rejim biçiminde işlev göreceği ifade edilmektedir (Özbudun, 2021). O nedenle O’dennell’ın “Havaleci Demokrasi” (Delagative Democracy) kavramını genel olarak incelemek gerek.

Havaleci demokrasiler genellikle başkanlık sistemlerinde görünen bir sapmayı ifade etmek üzere geliştirilmiş bir siyasal rejimi anlatmak üzere kullanılır. Bu sistemde seçimler yoluyla başkan halk tarafından seçilmektedir, ancak başkanlık seçimini kazanan açısından durum kazanın her şeyi aldığı “toplam sıfırlı oyun” a dönüşür. Başkan, siyasal sistem içerisinde yer alan tüm denge ve denetleme fren ağı üzerinde tam hakimiyetini kurarak diğer anayasal organların üstünde konumlandırılır veya konumlanır. Yürütme, yargı organlarının üyelerinin atanmasında temel belirleyici konumdadır. Yürütmeye bağımlı ve taraflı bir yargı erki söz konusu olur. Yürütme kararname çıkarma usulünü benimseyerek temel kural koyucu organ haline gelerek yasama organını etkisiz kılar (Şirin, 2022).

İdeolojik partilerin yer aldığı bu sistemde lider sultası etrafında parti yapısı şekillenir. Parti içi demokrasiden söz edilemez. Lidere tam sadakat ve itaat söz konusudur. Bu durum yasama üyelerinin seçiminde ve hareket tarzında da etkili olur; yürütmeye bağımlı bir yasama söz konusudur. Merkez ve çevre arasında yer alan yetki paylaşımı oldukça sınırlandırılarak yok sayılır (Şirin, 2022).

Siyasal karar alma süreçleri müzakereci bir biçimde değil aksine başkan merkezli olarak yürütülür. İktidarın devlet dışında sınırlandıracak mekanizmalar yozlaştırılır. Sivil toplum örgütleri politik bağlamda siyasal iktidarı desteklemezler ise siyaseten ve yönetimden dışlanırlar (Şirin, 2022).

Klientalizm/Nepotizm seçmen ve seçilen arasında temel belirleyici unsur olur. Seçmenler bir müşteri olarak görülür ve siyasi parti ve başkan iktidarını devam ettirişe seçmiş olan kişiler ödüllendirilir, muhalif kesimler ise krıminaleştirilir. Çoğunluk oyu almak için siyasal partilerde kimlikçilik politikasının yapılması ön plana çıkar. Toplum din, dil, ırk, etnik köken bağlamında ayrıştırılarak kutuplaştırılır (Şirin, 2022).

Hukuksal ve ekonomik krizler siyasal iktidarın oyuncağı haline gelir. Gündelik ekonomik çözümler ile o an kurtarılmaya çalışılarak köklü bir çözüm aranmaz. Ekonomik ve hukuksal krizler başkan tarafından çıkarılması öngörülen kararnameler yoluyla çözülmeye çalışılır (Şirin, 2022).

Türkiye’de Ak Parti’nin bir projesi olan Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile devlet, parsalleştirme yoluyla şahsileştirilmiştir. Devlet kurumsallaştırmadan uzak bir biçimde siyasal rant ağlarına teslim edilmiştir. Olağanüstü hal rejimi normalleştirilirken temel hak ve özgürlükler bir tarafa atılmaya başlanmıştır. Siyasal kutuplaşma artırılarak krizin bir yönetim paradigması haline gelmesi sağlanmıştır (Yılmaz, 2022). Tüm bu olgulardan hareketle Türkiye’de var olan sistem de “Havaleci Demokrasi” olarak nitelendirilebilir. 

Bununla birlikte Türkiye’de yer alan sistemde başkanın Rusya ile karşılaştırıldığında daha fazla yetkiye sahip olması, kararnameler yoluyla meclisin etkisizleştirilmesi ve devletin şahsileştirilmesi dolayısıyla rejimse dönüşümü “seçilmiş sultanlık” (Şirin, 2022) veya “patrmonyal sultancı rejim” (Kalaycıoğlu, 2021) olarak görmek mümkündür. 

Kalaycıoğlu, 2017 anayasa değişikliği sonrasında yaşanan siyasal rejimin temel özeliklerini şöyle sıralamaktadır (Kalaycıoğlu, 2021, pp. 117-121):

1. Hükümet ve devlet arasındaki farklılığın ortadan kaldırılması, iktidar partisinin hem hükümete hem de devlete hakim olarak, yasamanın etkisizleştirilmesi,

2. Kişisel yönetim usulünün benimsenmesi,

3. Anayasa ve kanunların seçkinci bir şekilde uygulanması ve yeri geldiğinde uygulanmaması,

4. Çoğulculuğun ortadan kaldırılarak, devlet ve lider merkezli bir iktidarın kurulması,

5. Ekonomi kurallarının çarpıtılarak ahbap-çavuş ekonomisinin kurulması.

“Merkezi, kişiselleşmiş bir yönetimde sivil ve askeri kamu yönetiminin liderin kişisel aracı haline dönüştürülmesi sultanizmin temel özellikleri” olduğunu belirten Kalaycıoğlu, 2017 anayasa değişikliği sonrasındaki siyasal rejimi patrmonyal-sultancı rejim olarak nitelendirmektedir (Kalaycıoğlu, 2021, p. 120).

Sonuç itibariyle Ak Parti döneminde bir süreç demokratikleşme hareketlerine hız kazandırdığı söylenebilse de son gelinen aşamada siyasal rejimi çok daha otoriterleştirerek parlamenter-seçimsel demokrasiden “havaleci demokrasi” anlayışına veya “neo-patrmonyal sultancı” rejimi dönüştürerek iktidara geldiği dönemi dahi geri götürmüştür. Nihayetinde Ak Parti iktidarı boyunca siyasal rejim çok daha fazla otoriterleştirilmiştir.



Kaynakça

Coşkun, İ. M. & Budak, M. A., 2022. Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri. Ankara: Adalet Yayınevi.

Şirin, T., 2022. Anayasa'dan Çıkış. İstanbul : İmge Kitabevi.

Özbudun, E., 2021. Türk Anayasa Hukuku. Ankara: Yetkin Yayınları.

Sağlam, F., 2023. Anayasa Hukuku Ders Notları. İstanbul: Fazıl Sağlam.

Gözler, K., 2021. Elveda Anayasa. Bursa: Ekin Basın Yayın Dağıtım.

Yılmaz, Z., 2022. Erdoğan'ın Başkanlık Rejimi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Özbudun, E., 2014. Türkiye'de Demokratikleşme Süreci. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Aydın , S. & Taşkın, Y., 2022. 1960'dan Günümüze Türkiye Tarihi. İstanbul: iletişim Yayıncılık.

Özbudun, E., 2016. Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Kalaycıoğlu, E., 2021. Halk Yönetimi: Demokrasi ve Popülizm Çatışmasında Dünya. Ankara: Efil Yayınları.

Uzgel, İ. & Duru, B. düz., 2009. AK Parti Kitabı. Ankara: Phoenix.

Hale, W. & Özbudun, E., 2010. Islamism, Democracy and Liberalism in Turkey: The Case of the AKP. Oxon: Routledge.