Bitkisel Bir Söyleşi / 9. Bölüm

Güneşin ulaşamadığı tüm kuytularda bitkiye benzeyen ama “bitki olmayan” ilginç canlı türünü gelin beraber inceleyelim

Yaşlı ormanların sık bitki örtüsünün altında, eğrelti otlarıyla kaplı nemli orman zemininde, devrilmiş eski ağaçların kütüklerini kaplayan yosunların üzerinde yani güneşin ulaşamadığı tüm kuytularda bitkiye benzeyen ama “bitki olmayan” ilginç bir canlı türü dikkatimizi çeker. Özellikle yağmur yağdıktan sonra onlara daha çok rastlarız. Bunlar tohum yerine gözle görülmeyecek kadar ufacık sporlarla doğaya yayılan mantarlardır.

Öte yandan bitki ailesi için de yer alan eğrelti otları da sporlarla doğaya yayılıyor. “Bitkilerle ilgili bir söyleşide mantarların ne işi var?” diyebilirsiniz fakat birçoğumuz onların bitki olduğunu sanıyor. Hem bu yanlışı düzeltmeyi, hem de size bitkilerle aynı yaşam alanını paylaşan (en azından bir kısmı böyle çünkü insan vücudunda yaşayan mantarlar da var) bu canlıların ilginç özelliklerinden söz etmeyi amaçlıyorum.

O halde bir mantar neden bitki değildir sorusuyla bu canlıları tanımaya başlayalım. Öncelikle en önemli fark mantarların kendi besinlerini üretemeyen canlılar olmalarıdır, yani bitkiler gibi klorofil içermezler ve fotosentez yapamazlar. Dolayısıyla da güneş ışığına ihtiyaç duymazlar. Herhangi bir bitkinin (ya da canlının) üzerine tutunarak, üretilen besine ortak olurlar. Parazit özellikleri taşıyan başka bitkiler olduğunu söyleyenler de çıkabilir.

Örneğin ağaçlar üzerinde yaşayan Ökse otu (Viscum album), mantarlar gibi tam bir asalak değil çünkü bitki klorofil içeriyor ve her ne kadar ağacın özsuyunu kullansa da fotosentez yaparak kendi besinini de üretebiliyor. Bir başka örnek olarak Orkide (Orchidaceae) türleri, ağaçlar ya da yosun tutmuş kayalıklar üzerine tutunarak yaşarlar ve üzerinde bulundukları ağacın özsuyundan faydalansalar da fotosentez yapmayı sürdürürler. Üstelik her iki örnek de mantarların aksine çiçekli ve tohumla yayılan bitkilerdir. Öte yandan parazitler üzerinde bile yaşayan mantar türleri bulunuyor.

Yeryüzünde 3,8 milyona yakın mantar türü bulunduğu tahmin ediliyor ve şu ana dek bunların sadece 120 bini tanımlanabilmiş. Bizim sıklıkla market raflarında gördüğümüz şapkalı mantarlar haricinde küfler, mayalar, penisilin, ağaç mantarları ve hatta vücudumuzda yaşayan türleri de bulunuyor. Yapılan genetik araştırmalara göre mantarlar, bizim de içinde bulunduğumuz hayvanlar ailesine bitkiler ailesinden çok daha yakınlar. Mantarlar, hayvanlar ailesinin üyeleri gibi bu besinleri parçalayıp sindirmek üzere enzimler üretebilen canlılardır.

Hücre zarları eklem bacaklılarda (yengeç, örümcek, akrep vb. türler) olduğu gibi glukan ve kitin maddesi içerir. Tam da yeri gelmişken hayvan ve hatta böcek ailesinden canlılarla beslenmeyi reddeden veganların mantar ailesinden neden vazgeçmediği de tartışmaya açılabilir. Bazı canlıları sırf gözleri ya da beyni olduğu için yememek bir tür ayrımcılık. Uzaydan insan yiyen bir yabancı ırkın geldiğini ve sadece Türkçe konuşabilenleri yediğini düşünün. Onun gibi bir şey bu bana kalırsa. Bence herhangi bir canlıyı “yaşama hakkı” konusunda ötekinden üstün ya da hakir kılan hiçbir şey olamaz, olmamalı.

Konumuza geri dönelim. Doğadaki ölü organik maddenin yeniden dönüşümünün gerçekleşmesi açısından önem taşıyan mantarların aynı zamanda bitkiler arasında bir iletişim ağı oluşturduğu da yapılan son bilimsel araştırmalarla keşfedilmiştir. Diğer bir deyişle ağaçlar bu mantarlardan oluşan bir ağ sayesinde haberleşebiliyor, bu ağı zararlılara ve yol açtıkları hastalıklara karşı bir tür erken uyarı sistemi gibi kullanabiliyor.

Diğer yandan mantarlar insanlar tarafından gıda, içecek, ilaç, deterjan, tarım ilacı gibi pek çok endüstride de kullanılıyor. Fakat yararlı olduğu kadar zararlı olabilen mantarlar da var. Doğada bitki hastalıklarına yol açarak tarımsal üretimi sekteye uğratan 8 bin civarında, insan yaşamını tehdit eden 300 kadar tehlikeli mantar türü bulunuyor. Önceki yazıda bahsettiğim küresel iklim değişiklikleri bu türlerin sayısının artmasına ve iklimle mücadelemizde yeni cepheler açılmasına da yol açabilir. Unutmayalım ki mantarların güneşe ihtiyaçları yok.

Şimdi de Bizim doğada ya da bahçemizde bizzat gözlemleyebileceğimiz mantarlara bakalım. Bu mantarların toprak üzerinde kalan, işinin ehli uzman kişiler tarafından toplanan(!) ya da doğadaki hayvanlar tarafından yenen kısımları aslında mantarın meyvesi olarak kabul edilen kısmıdır. Aslında mantar, toprak altında kalan ve bazen bir yıl kadar uzun yaşayabilen “misel” adı verilen iplikçiklerden meydana gelir.

Bu nedenle koparılan mantarların yerinde birkaç gün ya da hafta içinde yeni mantarlar türeyebilir. Doğadan mantar toplayanlar (gerçekten de riskli bir uğraştır) bu nedenle nereden mantar topladıklarını iyi hatırlamak zorundadırlar. Mantar zehirlenmeleri korkunç ve acılı bir ölüm demektir.

Mantarların içerdiği zehirli bileşiklerin karaciğer dokusunu hızla parçaladığını, bazı zehirli bitkilerde olduğu gibi zehrin yıkanarak ya da haşlanarak giderilemeyeceğini belirtmeliyim ki kültür mantarları haricindekilerden uzak durulsun. Hatta satın aldığınız mantarların “onaylı” olmasına da dikkat etmenizi öneririm. Bu şirin görünümlü canlıları doğada gözlemlerken elimizi dahi sürmememiz gerektiğini mutlaka hatırlamalıyız.

Peki ormanlarımızdaki mantar çeşitliliğini görmek için nereye gidelim? Sonbahar mevsimi birbirinden ilginç ve rengarenk mantarları görmek için en ideal mevsimdir. Bu mevsimde bulunduğunuz yere yakın olan milli parklarımızı ziyaret edebilirsiniz. Benim için en unutulmaz mantarlar Yedigöller’e yaptığım gezi sırasında gördüklerimdir. Orada çektiğim mantar fotoğraflarından bazılarını yazımda da kullandım zaten.

Fotoğrafların altına bu mantarların hangi tür olduğunu belirtmek isterdim fakat ne yazık ki mantar türleri hakkında bitki türleriyle olduğu kadar bilgi sahibi değilim. Öte yandan bu mantarların isimlerini belirtmek riskli de bir durum çünkü doğru tanımlanmadığı takdirde tüm uyarılarıma rağmen bunları doğadan toplamaya kalkanlar da çıkabilir(!).

Konunun uzmanı olan okuyucular bu yazının yorum kısmına gördüğüm mantarların türlerini yazana dek belki de böyle anonim olarak kalmaları daha iyi. Sizi Yedigöller mikobiotası (mantar çeşitliliği) ile baş başa bırakarak yazımı burada noktalıyorum. Umarım sizler de bu güzellikleri tam mevsimindeyken gidip yerinde görürsünüz.