Tükenmişlik Sendromu
Modern zamanların görünmez salgını
Günümüz dünyasında başarı, üretkenlik ve hız kavramları hayatın her alanına hâkim olmuş durumda. Çalışma hayatında “her zaman ulaşılabilir olma” zorunluluğu, sosyal medyanın “her an güncel kal” baskısı ve kişisel gelişim adı altında dayatılan sürekli daha iyi olma çabası, bireyleri farkında olmadan yıpratıyor. Bu durumun kaçınılmaz bir sonucu olarak özellikle 21. yüzyılda adını sıkça duyduğumuz bir kavram hayatımıza girdi: tükenmişlik sendromu. Dünya Sağlık Örgütü tarafından da resmi bir sağlık sorunu olarak kabul edilen bu sendrom; bireyin fiziksel, duygusal ve zihinsel kaynaklarını tüketerek derin bir yorgunluk hissine yol açıyor. Ancak modern yaşamın dinamikleri içinde bu sorunun farkına varmak ve çözüm aramak her zaman kolay olmuyor.
Tükenmişlik sendromunun temelinde, kapitalist sistemin dayattığı sürekli verimli olma ve rekabet etme baskısı yatıyor. Kariyer basamaklarını hızla tırmanma arzusu, bitmek bilmeyen to-do list’ler ve sosyal medyada oluşturulan “her şeyi mükemmel yapmalısın” algısı, bireylerin sınırlarını aşmasına ve nihayetinde kendilerini tükenmiş hissetmelerine neden oluyor. Artık sadece çalışmak değil dinlenirken bile “verimli” olmak bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Bir kitabı hızla bitirmek, egzersiz yaparken aynı anda bir podcast dinlemek ya da tatil fotoğraflarını anında paylaşmak… İnsan, sadece yaşamakla yetinemediği bir çağda kendi ihtiyaçlarını geri plana atıyor.
Tükenmişlik sendromu sadece bireysel bir sorun değil aynı zamanda toplumsal bir kriz. Şirketlerde düşük verimlilik, artan depresyon oranları ve bireylerin tükenmişlik nedeniyle işten ayrılmaları ekonomik anlamda da ciddi kayıplara yol açıyor. Ancak çözüm arayışları genellikle yüzeysel kalıyor. Yoga kursları, mindfulness uygulamaları ve motivasyon konuşmaları geçici bir rahatlama sağlasa da sistemin birey üzerindeki baskısını sorgulamadan kalıcı bir çözüm bulmak zor görünüyor.
Tükenmişlik sendromu ile başa çıkmak, bireyin kendi sınırlarını net bir şekilde belirlemesi ve üretkenliği bir kimlik unsuru olarak görmekten vazgeçmesiyle mümkün olabilir. İş ve özel yaşam dengesi üzerine yeniden düşünmek, “hayır” demeyi öğrenmek ve dinlenmenin de üretkenlik kadar değerli olduğunu kabul etmek gerekiyor. Belki de modern insanın en büyük devrimi, durup kendine şu soruyu sormak olacaktır: “Kendi mutluluğum için gerçekten neye ihtiyacım var?”