Algının İktidarı: Görünürlük Çağında Gerçeklik Krizi

Paylaşılmayan bir an gerçekten var mı? Görünürlük çağında gerçeklik, algı ve benlik arasındaki sessiz kırılmayı sorguluyoruz.

Modern dünyanın sessizce kulağımıza fısıldadığı şey, varlığın ancak görünürlükle onaylandığı düşüncesi. Bir an paylaşılmadığında eksik kalıyor; bir duygu kayda girmediğinde yarım hissediliyor. Hatta bir yeri keşfetseniz bile, orada bir story atmadığınızda, o anlar hiç yaşanmamış sayılıyor. Böylece insan, kendi özünden çok başkalarının bakışından beslenen bir değere dönüşüyor.

Pexels

Bu noktada sosyal medyanın ışıklı vitrinleri devreye giriyor; tek bir fotoğraf karesi yalnızca bir anın hatırası olmaktan çıkıp bir kanıta, bir ispat biçimine ve bir değer ölçüsüne evriliyor. Beğeni sayıları, takipçi grafikleri, yorumlar ve tepkiler yan yana geldikçe, bireyin kimliği de bu işaretler üzerinden sessizce yeniden şekilleniyor ve böylece nerede olduğumuzdan çok, oradayken nasıl göründüğümüz belirleyici hale geliyor.

Pexels

Artık mesele “Ben kimim?” sorusuna içten bir cevap aramak değil; “Başkaları beni nasıl görüyor?” sorusunun gölgesinde varlığı kurmak. Gittiğimiz yerler, yaşadığımız deneyimler, hissettiğimiz duygular bile başkalarına aktarılabildiği ölçüde gerçeklik kazanıyor. Ve işte tam da bu yüzden görünürlüğün iktidarı, yalnızca gündelik alışkanlıklarımızı değil; benliği algılayış biçimimizi, hakikati deneyimleyişimizi ve ilişkilerimizin özünü derinden sarsıyor.

Bu sarsıntı, gerçeklik duygusunun yer değiştirdiği noktada hissediliyor. Gerçek olan, yaşanan olmaktan uzaklaşıp görünenle yer değiştiriyor. Deneyimin kendisi geri çekilirken, temsilinin dolaşıma girmesi anlam kazanıyor. Bir duygunun ağırlığı, yaşandığı anda değil; paylaşıldığı ölçüde hissediliyor. Bir yolculuk ancak paylaşıldığında “gerçek”, bir keşif ancak kayda alındığında “var” sayılıyor. Acı sessiz kaldığında geçersizleşiyor; sevinç alkışlanmadığında eksik kalıyor. Böylece gerçeklik, içsel bir derinlikten çok dışsal bir onay sistemine bağlanıyor.

Pexels

Bu sistemin en tehlikeli yanı, algının yavaş yavaş hakikatin yerini alması. Görünen doğru kabul ediliyor; tekrar edilen zamanla gerçekmiş gibi yerleşiyor. Algı yönetimi artık yalnızca politik ya da medyatik bir araç olmaktan çıkıp bireysel hayatların gündelik diline sızıyor. İnsanlar yaşadıklarını anlatmak yerine, yaşadıklarının kabul edilebilir bir versiyonunukuruyor. Filtreler yalnızca fotoğrafları değil, duyguları da pürüzsüzleştiriyor; çelişkiler arka plana itiliyor, kırılganlıklar törpüleniyor, belirsizlikler sessizce siliniyor. Çünkü görünürlük düzeni karmaşayla temas etmiyor; net, hızlı ve kolay tüketilen hikayeler talep ediyor.

Bu noktada benlik, yaşayan bir süreç olmaktan çıkarak sergilenen bir nesneye dönüşüyor. Kişi kendini deneyimlemek yerine kendini izler halde buluyor. Bir yerde bulunmak, orada nasıl göründüğünü kontrol etmeye evriliyor. Kendi hayatına dışarıdan bakma hâli güçlenirken, varlık bir izleyici kitlesinin tepkileri üzerinden ölçülüyor. İçsel pusula geri çekiliyor, yerini dışsal geri bildirimler alıyor. Ne hissettiğimizden çok, hissettiklerimizin nasıl algılandığı belirleyici oluyor ve bu durum insanla kendi deneyimi arasında soğuk, mesafeli bir boşluk yaratıyor.

Pexels

İlişkiler de bu mesafeden payını alıyor. Bağ kurma hali, karşılıklı bir temas olmaktan uzaklaşıp karşılıklı bir temsil oyununa evriliyor; dinlemenin yerini göstermek, hissetmenin yerini kanıtlama ihtiyacı alıyor. Yakınlık, kişisel bir paylaşım olmaktan çok sahnelenen bir performansa dönüşüyor. Her şey açık, her şey görünür; yine de hiçbir şey tam olarak temas etmiyor. Çünkü görünürlük arttıkça derinlik geri çekiliyor, erişim çoğaldıkça anlam seyrekleşiyor.

Belki de asıl kriz tam burada başlıyor. Gerçeklik, hızla tüketilen imgeler arasında parçalanırken; insan, kendi deneyiminin tanığı olmaktan uzaklaşıyor. Olan biteni yaşamak yerine kayda alıyor, hissetmek yerine belgelemeyiseçiyor. Ve tam da bu noktada, algının iktidarı daha görünür olmayı neredeyse bir zorunluluk gibi fısıldarken, sessizliğin, görünmezliğin ve içe dönük deneyimin değeri giderek silikleşiyor.

Oysa bazı anlar, ancak kimse görmediğinde anlamını buluyor; bazı yerler paylaşılmadan da iz bırakıyor, bazı duygular ise açıldıkça değil, saklandıkça derinleşiyor. Belki de hakikati yeniden bulmak, görünürlükten bir adım geri çekilip bakışların dışına çıkmayı, ölçümlerin ötesinde ve algının gürültüsünden uzakta kalmayı göze almakla mümkün.