Evler ve Hissettirdikleri 

‘‘Evler... Sırtımızın kamburu evler, cılızlığımızın görkemliği korunakları, yalnızlığımızın kaleleri…’’

Sözlükte ev; ''içinde insanların yaşadığı, çevresi duvarlarla çevrili, odalara bölünmüş bir yapı'' olarak tanımlanır. Bu yeterli bir tanımsa şayet, bir evi sıradan bir otel odasından ayıran yegane şey dört oda bir salon oluşundan mı ibaret?

Ev dediğimizde, bir beton yığınından mı söz ediyoruz; yoksa içinde yaşamın izlerinden parçalar taşıyan bir yuvadan mı? İnsan neden geçici bir mekanla yetinemez de, bir yeri yuva edinme ihtiyacı duyar?

Ev, evler, evlerimiz…  İnsanın artı, eksi, doğru, yanlışlarıyla savunma ihtiyacı duymadan var olabildiği ve sığınabileceği bir liman. Huzurun bir koşula bağlanmadığı, kabulün pazarlık konusu olmadığı bir mekandır ev. Bu yüzden sadece karşılanan temel ihtiyaçların ötesinde insanın kök saldığı, büyüdüğü ve olgunlaştığı yerin adıdır.

Hayat, gözlerimizi ilk açtığımız andan itibaren düşe kalka ilerlediğimiz bir yolculuk; bu yol boyunca patikalarda bıraktığımız izler de cabası. 

Bu izler günün sonunda bize bir yaşanmışlık vadeder; kiminin evine kiminin de yüzüne yansıyan. Duvarlara ve odalara sirayet etmiş olan bu yaşanmışlık hissi, bir mekanı evin ötesinde yuva yapan şeydir zannımca. Bir yastıkta iz yapmış gözyaşları anlatır bazen bunu, sessiz ve hüzünlü bir iç çekişle; bazen de kırılan yerlerinden onarılmış bir vazo. 

‘‘... Çıplak ve rutubetli duvarlar, sessizlik, ölgün ışık, her şey, kaledekilerin, dışarıda, dünyada bir yerlerde çiçeklerin, gülen kadınların, neşeli ve insana kucak açan evlerin varlığını unuttuğunu düşündürüyordu.’’ - Dino Buzzati

Peki nedir bu insandaki aidiyet ve yuva edinme ihtiyacının sebebi? 

İnsan denilen canlı aslında sanıldığı kadar karmaşık değil. Ait olma ihtiyacı, insanın güvendiği ve huzur bulabileceği bir yer arayışıdır. Bazen bir koku, bir ses veya bir yüz bizi evde hissettirir. Aidiyet, insanın dünyada var olduğunun ispatıdır adeta. Çünkü insan ancak ait hissettiği yerde tüm maskelerden arınmış bir halde kendi olabilir.

Tam da bu yüzden, insanların yaşadıkları alanlara gösterdikleri kıymet, kendilerine ve ilişkilerine yaklaşım biçimlerinden pek de bağımsız değil aslında. Burada söz konusu olan, eşyalara olduğundan fazla değer biçmek ve nesneleri kutsallaştırmak değil; insanın temas ettiklerine nasıl yaklaştığıyla ilgili bir mesele. 

Bir mekana hoyratça davranmakla titizlikle yaklaşmak arasındaki fark, siyah ve beyaz kadar nettir. Biri üstün körülüğü ve aceleyi; diğeri hassasiyeti, değer vermeyi ve özeni anlatır. Mekanla kurulan bu ilişki biçimi, insanın kendiyle ve dünyayla olan temasını ele veren sessiz bir aynadır.