REVOLUTIONARY ROAD- İZLEMELİ MİYİM? #34

Leonardo Di Caprio ve Kate Winslet, Titanic’den sonra yeniden başrolleri paylaşıyorlar.

Titanic denilince aklınıza ne geliyor? Asla batması beklenmeyen devasa gemi mi? Eşsiz prodüksiyon mu? Leonardo DiCaprio? Kate Winslet? Ya da çift olarak her ikisi mi?

İçten içe “acaba aşk filmi olmasa mıydı bu kadar?” desem de filmi düşündüğümde aklıma gelen ilk şey Di Caprio ve Winslet’in sergiledikleri oyunculuk oluyor.  Önermek üzere olduğum filmde Leonardo Di Caprio ve Kate Winslet, Titanic’den sonra yeniden başrolleri paylaşıyorlar. Filmimizin ismi ise “Revolutionary Road”, Türkçe çevirisiyle “Hayallerin Peşinde”. 

İzlemeye başlamadan önce bilin ki sizi neşeli bir film beklemiyor, bu yüzden modunuzu ona göre ayarlamanızı öneririm. Film 1950'lerin ortasında Connecticut banliyösünde yaşayan genç bir çiftin etrafında dönüyor. Çiftimizin 2 çocuğu ve henüz gerçekleştiremedikleri hayalleri var. April (Kate Winslet) bir ev hanımı fakat ev hanımlığından daha fazlasını istiyor. Hep oyuncu olmanın hayalini kurarken bunu hiç başaramamış bir kadın, dolayısıyla kızgın, depresif ve soğuk biri. Frank (Leonardo DiCaprio) ise şehirde çalışıyor, işini sevmiyor ama mecbur olduğu için çalışmaya devam ediyor. Yapmaktan nefret etse bile ailesini desteklemesi gerekiyor. Evliliklerinde pek mutlu değiller ve bunun farkına varan April, eşi Frank’e hayatlarını canlandırmak amacıyla Paris’e taşınmayı öneriyor. Fakat karakterlerimizden de anlayacağınız üzere bir gün taşınma kararı verip ülke değiştirmek o kadar da kolay değil. Hikaye de çiftimiz ve yakın çevresi etrafında bu kararın alındığı an itibariyle şekillenmeye başlıyor.

Açıkçası akıcılığı olan bir film değil ama karakterlerin kendi içlerinde yaşadıkları ve bu yaşadıklarının dışavurumları inanılmaz etkileyici. Evli bir çift dıştan çok mutlu görünseler bile içeride ne yaşayabiliyorlar görüyoruz. Mutsuz bir iş hayatı ama zorunluluklar, asla ev hanımı olmayı beklememiş genç bir kadının yaşadığı çöküş, problemler, öncelikler, hayaller, yaşanmamışlıklar ve hayatın hepsi bir arada. Bütün bunları başarılı bir şekilde canlandırmaları ise filmi izlenesi kılan özellik. İlişkilerinin karmaşıklığı ve bu ilişkinin iniş ve çıkışları filmde çok iyi sergileniyor. Filmdeki 1950’ler havası kıyafetler, renkler, ışıklandırma ve sahneler dikkat çekici. 2 ana karakterimizin hayran bırakıcı performansları dışında, Michael Shannon’un oynadığı, tüm şeffaflığıyla her şeyin nasıl olduğunu görebilen deli adam rolü eminim ki filmi izleyecek olanların en çok beğeneceği noktalardan biri olacaktır. 

Uzun lafın kısası, mutsuz bir çiftin yaşadığı acımasız gerçekliği izleyeceksiniz. Eğer eğlenceli ve mutlu bir film arıyorsanız bu maalesef o değil. Fakat müthiş performanslar ve harika sinematografi arayan okuyucularımız, doğru adrestesiniz. Etkileneceğinize eminim. Şimdi sizi fragmanla baş başa bırakayım.