Rüzgar Eken Her Zaman Fırtına Biçer

Yılan kendi kuyruğunu dişlemeye devam edecek. Rüzgar ekenler fırtınalar biçecek.


Cumartesi günlerinden birinde, nisanın son günlerindeki o sabah coşkuyla doluydu iç dünyası. Rüzgar hayatının ortalamasına bakılacak olursa sabahı, sabahın hakkını vererek yaşadığı söylenemeyecek biriydi. Ancak bu sıralar erkenden ayaklanıp dışarı atıyordu kendini. Kah kahveciye gidiyor kah kahvesini demleyip yanına alarak parkta buluyordu kendini. O cumartesi günü de benzeri oldu. Parası vardı cebinde, az da olsa vardı. Kahveciye yürürken Emek’in sokaklarında Anıtkabir’i seyrederek ilerledi. Döndü 7. cadde dönemecinden. “Ucube…” diye sayıkladı. Yolda gördüğü görece çirkin iki kız için böyle söylemişti. O olsa, Hoyrat yanında olsa insanlara öyle derdi.

Sahi çirkinlere ne zordur şu dünya.

Neyse vardı kahveciye, farketti ki parası sandığı kadar yoktu. Sigara ile kahve arasında seçim yapması gerekiyordu. “Elbette sigara!” dedi seslice. O olsa, Hoyrat yanında olsa şöyle söylerdi: “Benim yakıtım sigara, doluysa paketim yürüyemeyeceğim mesafe, konuşamayacağım konu yoktur.”

Oturdu, masaya kuruldu ve son günlerin klasikleşmiş çabasına girişti. İş arıyordu bizim Rüzgar. Ne iş olsa yaparım diyerek başladığı bu arayışta şartları giderek iyileştirmişti. Artık vasıfsız mesleklerden uzak duruyordu. Peşi sıra özgeçmişini göndererek başvurular yapmaya başladı.

Derken olmayacak birinden, hiç beklenmedik bir bildirim düştü telefonuna. Görüşelim diyordu Bahoz. Liseden arkadaşı Bahoz Biçer. “Kürt fırtınası kardeşim benim.” dedi. Sanki hissetmişti Rüzgar’ın Ankara’da olduğunu.

Bahoz kürt kökenli bir ailenin, Aydın’a taşındıktan sonra dünyaya getirdiği biricik oğluydu. Lise döneminde üstün başarı göstermiş ancak beklendiği üzere doktor veya mühendis olmayıp sosyolojiyi tercih etmişti. İdealistti Bahoz. Ateşliydi. Kıpkırmızıydı vicdanı. Devrim aşkıyla tutuşuyordu. Denizlerdi idolleri. Sovyet hikayeleri okurdu durmaksızın. Solcuydu. İyice radikal olmuştu geçen onca yılın sonunda. Lisedeyken de benzerdi, elbette yine kırmızıydı ancak giderek pişmesi, kızıllaşması yıllarını almıştı.

“Olur, görüşelim. Ankara’dayım.” yazdı, gönderdi. Akşam 6’da Metin Oktay Parkı’nda görüşmek üzere sözleştiler.

“Anlaşıldı, geçmeyecek saatler.” dedi kendi kendine. Derken kafasını kaldırıp güzeller güzeli o kızı farketti. Elindeki ekrana bakarak sessiz kahkahalarla gülen kızı. Hayaller kurmaya başladı. Çok severdi insanlar hakkında düşünmeyi. Ne zaman böyle ekran seyreden birini görse seyrettiği şeyin ne olduğunu tahmin etmeye bayılırdı. Kıyafetlerini, saçını süzer; çıkarımlarda bulunurdu. Gülüyordu kız, komedi olmalıydı. İyi giyimliydi, saçı başı gülüşü oturaklıydı; total izleyici sınıfına dahil olamazdı. Olsa olsa ab idi. “Muhtemelen yabancı bir dizi.” dedi kendi kendine. “Belki bir sitcom.” “Muhtemelen sitcom.”

Derken döndü kendi bilgisayarına. İş ilanlarında kayboldu. Hayallere daldı. Her okuduğu iş ilanı için hayaller kuruyordu istemsizce. Seviyordu farklı farklı çeşitte işlerde bulunmayı. Saatlerce o pozisyonda kaldı. Yer yer kendi müziğini dinledi kulaklığından, çoğu zamansa kahvecide çalanları.

Sessiz kahkahalarla gülen kız ayaklanana değin aklından çıkmıştı o. Üzüldü kalkmadan evvel ne izlediğini net olarak tahmin edemediği için. Komiktir belki ama kahroldu neredeyse. Sonra ortaya çıktı ki; yağmur başlamış meğer, kız oturduğu eski yerinde ıslanmaya başlayınca yer değiştirmek için ayaklanmış. Derken seslendi kıza, sordu kibarca ne seyrettiğini. Bilmişti. Tutmuştu tahmini. Keyifli hissediyordu bu yüzden. Derken saati farketti. Akşamüzeri 6 olmak üzereydi. Ayaklandı ve parkın yolunu tuttu.

Parka ulaştığında bankta oturan eski dostunu gördü. Dakikti Bahoz. Hemen yanında kahve dolu bir şişe ve cin dolu bir diğer şişe ile iki karton bardak duruyordu.

“Nazdrovya!” dendi. “Nazdrovya!” dendi.

“Nazdrovya!” dendi. “Nazdrovya!” dendi. Ve şişeler bitti.

Konu konuyu açtı. Siyasi birçok eleştiri yapıldı. Özel hayatlarına dair birçok şey paylaşıldı.

“Hakkını helal et yoldaş!” dedi bahoz ve ayrıldı. Hemen ardından Rüzgar da evinin yolunu tuttu. Düşündü gece boyunca devrimi. Hayaller kurdu. Tertemiz bi devrimin hayallerini…

Sabah oldu. Ertesi sabah. Pazar sabahı. 1 mayıs sabahı. Emek ve dayanışma günü sabahı.


Güm!

Patlamıştı fırtına. Patlamıştı Bahoz.

Ata’nın huzurunda.

Anıtkabir’i lekelemişti fırtına. Kan sıçramıştı her yere.

O lanet olası pazar sabahı; kimilerinin saçmalık olarak addettiği, kimilerininse uğruna öldüğü devrim adına gerçekleşmişti bu eylem.

Devrim hayatların iyileşmesi içindi. Sosyalizm bunu savunmuş, sınıfsız toplumu önermişti. İşçiler ve patronlar bir yumruk, tek yumruk olacaktı. Eğer devrime kan sıçramasaydı.

Maalesef bu kanın da bedeli ödenecek. Yılan kendi kuyruğunu dişlemeye devam edecek. Rüzgar ekenler fırtınalar biçecek.