Sonun Başlangıcı - 9

Dilediğimiz dilekler gerçekleşir mi?

Bir ay göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Üniversite başvuru sonuçları bir gün sonra açıklanmaya başlayacaktı. Bulundukları hafta boyunca tüm üniversiteler olumlu ya da olumsuz e-postaları öğrencilere gönderecekti.

 Bugün ise Sarmaşık için çok önemli olmasa bile Eylül’ün aşırı heyecanlandığı bir gündü. Sarmaşık’ın doğum günüydü. İstedikleri yere gidebilirlerdi. Okul çıkışı ne yapacakları hakkında sohbet ediyorlardı.

“Sen nereye gitmek istersin Sarmaşık? Önemli olan bu.”

“Bana fark etmez.” Demişti her zamanki gibi. 

“İyi o zaman ben karar veriyorum. Sonra laf söylemek yok.”

“Tamam.”

“Olmaz. Yeşil, Eylül çok kötü yerler seçiyor. Hatırlasana geçen sene lunaparka gittik. Saçma sapan.”

“Salak, sen korktuğun için eğlenemedin. Biz gayet eğlenmiştik. Değil mi?” diye sordu arkadaşına şüpheli bir bakış atarak.

“Hadi soyunma odalarına gidelim artık. Efe ağaç oldu bizi beklemekten.” Bunları söyleyen Sarmaşık’tı. Arkadaşı son bir ay içinde çok değişmişti. Efe’ye çok sıcak davranıyor, onu düşündüğünü belli ediyordu. 

“Oooo.” Diye bir ses yükseldi Eylül ve Kaan’dan. Sarmaşık sadece bakış atmakla yetindi.

Hislerini saklamak gibi bir çabası yoktu. Hele de bugün. Bugün onun doğum günüydü. Yarın tamamen özgür olacaktı. Kafesten uçacak kuşun uçmayı bilmediğinden dolayı yardıma ihtiyacı vardı. Bu kişi arkadaşlarından çok Efe olacaktı. Düşecek gibi olduğu anda onun yanına gelecek ve ona kanatlarını çırpmasını söyleyecekti.

Beden eğitimi derslerini genelde havuzda yüzerek geçirirdi. Bugünlük canı koşmak istiyordu. Kimse onu yakalayamayacakmış gibi koşmak. Yanına getirdiği kıyafetleri giyinmişti. Soyunma odasından çıkınca Efe’yi gördü.

 O hep güler yüzlüydü. Ne olursa olsun yüzünde bir gülümseme vardı. Sarmaşık da ona gülümsemesini bahşetti. Bunu görünce gerçekten otuz iki diş sırıtmaya başlamıştı. 

“Sen de mi koşacaksın?”

“Evet, seni yalnız bırakmak istemedim.”

“Biz de koşacağız. Kimse sormadı ama söyleyeyim.” Dedi Kaan, trip atarcasına.

Arkadaşına gidip sarıldı Sarmaşık. “Sen zaten hep koşuyorsun. O yüzden bir şey demedim.”

“Tabi tabi. Pabucun dama atıldı demiyor da.” Kulağına yaklaştı Sarmaşık ve sessizce “Şansını zorlama istiyorsan.” Dedi.

Koşu pistinde tüm öğrenciler sırayla bekliyorlardı. Hocalarının işareti ile koşmaya başlıyorlardı. Sıra Sarmaşık’a gelmişti. Üç tur atacaktı. Gelen işaret ile koşmaya başladı. 

Kazanmak ya da kaybetmek yoktu. Bunun hiçbir zaman önemi olmamıştı onun için. O sadece mutlu olacağı şeyleri yapmak istiyordu. Küçüklüğünde de böyleydi, şimdi de böyle. Değişen bir şey yoktu. Yarından itibaren değişecekti. 

Yarını düşündükçe hem geriliyor hem de heyecanlanıyordu. Acaba kabul edilmiş miydi? Edilmediyse babasının tepkisi ne olacaktı? Onun tepkisine kendisini hazırlamalıydı. Bunları düşünmek için erken sayılmazdı. Keşke doğum gününde bunları düşünmesine gerek kalmasaydı. Keşke…

İkinci tura girdikten sonra kafasındaki keşkeler artmış olacak ki bir anlık dikkatsizlik ile takılıp, düşüp, yuvarlandı. Sert düştü, canı yanmıştı. Ağlamamalıydı. Ağlamaktan hoşlanmıyordu. Ayrıca asla babası ağlamasına izin vermiyordu. Küçükken ağlayınca babası çok kızmıştı. “Ağlamak zayıflıktır.” Demişti. Bu yüzden ağlamaktan hep kaçıyordu.

Sarmaşık’ın düştüğü ve yerden kalkmadığı gören Efe endişe ile koşmaya başladı. Çok kötü düşmüştü. Canı çok yanıyor olmalıydı. Yanına vardığında kanayan dizini gördü. “İyi misin?” diye sordu. 

“Evet.” Dedi ama canının yandığı çok belliydi. Kaan’ın yanlarına geldiğini görünce “Yardım et. Sarmaşık’ı sırtıma çıkaralım, revire götüreyim.” Dedi Efe.

Kaan’ın yardımı ile sırtındaki Sarmaşık’ı revire götürdü. İçerde duran boş sedyeye indirdi. Etrafına bakındı ama ne hemşire ne de doktor yoktu. Dolapları aramaya başladı. “Sağdaki dolapta gazlı bez ve sprey var.” Dedi Sarmaşık. Dolaptan malzemeleri çıkaracakken Sarmaşık elinden almaya çalıştı. “Ben, kendim yapabilirim.”

Bu cevaba karşılık kırılmıştı. Onun yapmasına izin vermedi. İlk önce kanlı yerleri temizledi. Spreyi sıktığı zaman Sarmaşık’ın canı çok yanmıştı. Acı dolu bir inleme çıktı ağzından. Neden ağlamıyordu? Burada yalnızlardı. Ona yardım eli uzatmışken neden kabul etmiyordu? Dayanamadı ve sonunda “Acılarını kendin sarmaya çalışmaktan yorulmadın mı? Ya da gözyaşlarını içine atmaktan? Tutma kendini, bırak artık. Acıyorsa söyle, ağlamak istiyorsan ağla.” 

Sözleri o kadar doğruydu ki kendini bırakmıştı Sarmaşık. Gözyaşları birer birer akıyordu. Düştüğü için değildi bu göz yaşları. Yıllardır içinde biriktirdiği acıların patlamasını yaşıyordu. Herkesin bir sınırı vardı. Sarmaşık, o sınırı çoktan geçmişti ama susmuştu, kendini durdurmuştu. 

Gerek yoktu artık, yanında Efe vardı. Yanına gidip sedyede oturan kıza sarıldı. Acılarını onunla paylaşabilsin istiyordu. En güvendiği alan onun kolları olsun istiyordu. Ona sadece uçmayı değil, bir sürü ile hareket edebilmeyi öğretmek istiyordu. 

Kapıda onları izleyen iki çift gözden habersiz dakikalarca birbirlerine sarıldılar. Kaan ve Eylül aralık kapıdan içeri girecekken Efe’nin sözlerini duydular. Ardından da Sarmaşık’ın ağlama sesini. Ne zaman birbirlerinden uzaklaşmışlardı? Onlara anlatamayacağı ne olmuş olabilirdi. Esas sorun bunu fark edip bir adım atmamalarıydı. Arkadaşı acı çekiyordu ama onlar değişiklik fark etseler bile karşı harekete geçmemişlerdi. Onu yalnızlığı ile baş başa bırakmışlardı. 

Şimdi kapının önünde kendilerini suçluyorlardı. Hatalarını anlamışlardı. Yeni gelmiş bir çocuğun yaptığı da onların yapamadığı neydi? Konuşmaktı. Sarmaşık’a nasılsın diye sormamışlardı. Hep kaçmışları ve kendi sıkıntılarını anlatmışlardı. Babasını bahane etmişlerdi. Halbuki adam ne yapabilirdi onlara? Bunca zamandır arkadaşı içinde onca şey biriktirmişti. İkisi de görmezden gelmişti.

Birbirlerine baktılar. Konuşmalarına gerek yoktu. Hatalarını anlamışlardı. Şimdi bu hatayı düzeltme zamanıydı. Okul çıkışında hep birlikte ağaca gideceklerdi. Ona bir sürpriz hazırlamadılar. Sarmaşık sevmezdi sürprizleri. 

Arabaya binip ormana gittiler. Yolu bu defa hızlıca bitirmişlerdi. Araba ile gelmek, bisikletten tabii ki daha iyiydi. Ağacın yanına vardıklarında hepsi yere yığıldı. Yokuş çıkmak yormuştu hepsini. 

“Evet. Pastamızı kesebiliriz.” Dedi Eylül. 

“Pastayı nereden buldunuz?” diye sordu Sarmaşık haklı olarak. Okulda satılmıyordu, yanında getirmiş olsa sabahtan beri sıcakta pasta bozulurdu. 

“Sen yapacaksın pastayı. Hayal et.”

“Sana pasta almadık. Alabilirdik ama almadık. Yine Eylül ile kendi derdimize düştük ve seni arka plana attık. Sendeki farklılığı görüp, bir şey yapmamız gibi. Özür dileriz. Ne zaman bu kadar kötü arkadaşlar olduk bilmiyoruz. Seni, kendinle baş başa bıraktık. Yapacağımız en son şey bu olmalıyken hem de.” Diye devam etti Kaan.

“Sen, bizim en savunmasız anımızda yanımızdayken biz, senin söyleyeceklerini duymak için çaba bile sarf etmedik. Senin bunca zaman baban yüzünden değiştiğini düşündük. Onun yüzünden içine kapandığını. Ama bugün anladık ki sebebi bizmişiz.” Ağlamaya başladı Eylül ve devam etti sözlerine. “Biz, seni her dinlemediğimizde sen kendini biraz daha bizden soyutlamışsın. Sen her defasında bir şey anlatmaya çalıştığında biz, konuyu her defasında kendimize çevirmişiz. Senin, bize en ihtiyacın olduğunda biz, bahaneler üretmişiz.” Sarmaşık da ağlıyordu. Arkadaşlarının bu hallerini görmek asla istemezdi. 

Hayır diyecekti onlara. Hayır, sizin bir suçunuz yok. Ama diyemedi. Haklılardı, onların da suçu vardı. Sarmaşık ilk defa babasından ciddi bir şekilde dayak yediğinde ikisini de aramıştı. Defalarca… Kimse telefona cevap vermemişti. Okula iki gün sonra gittiğinde neden gelmediğini sormuşlardı. 

Oysa onlara çok ihtiyacı vardı. Arkadaşlarının sen güçlüsün demelerine ihtiyacı vardı. “Başını dik tutmalısın, baban olsa bile baş kaldırmalısın” demlilerdi. Ama onlar ne aramış ne de sormuşlardı. Bu, Sarmaşık’ın kendine olan güvenini sarsmıştı. 

En büyük darbeyi bu hayatta en yakınlarınızdan yersiniz. Çok doğru bir söz. Sarmaşık da en yakınlarından, dostlarından yemişti. Sırtını yasladığı heybetli ağaç çürüdüğü için yıkılmıştı. Ne yapması gerektiğini şaşırmıştı ve bu yüzden onlardan uzaklaşmıştı. Yeni savunma stratejisi bu olmuştu. Yanlış mı doğru mu o zamanlar için tartabilecek durumda değildi. En mantıklı bu gelmişti aklına.

Efe ise konuşmalara dahil olmaktan çekiniyordu. Konuşursa karşı tarafı kırabilirdi. Kaan ile ilk tanıştıklarında Sarmaşık’tan öyle bir bahsetmişti ki, ona karşı hisleri olduğunu sanmıştı. Bunu yüzüne sorduktan sonra bile öyle olduğunu düşünmeye devam etmişti bir süre. Onun hakkında konuşurken gözlerinin parladığını görebiliyordu. Zaman ilerledikçe bu sevginin kardeş sevgisi olduğunu anladı. İnsan bu kadar çok sevdiği kişiyi yalnız bırakır mıydı? Hayır, bırakmamalıydı. Bedenen yanında olması, ruhen onun yaralarını saramazdı. 

Sarmaşık’ın ruhundaki yaraları dışardan, onu tanımayan biri olarak kendisi görebilmişken diğerlerinin görememesine aşırı sinirlenmişti. Hatanın neresinden dönülürse kârdı. Peki ya Efe hayatlarına hiç girmeseydi? O zaman hatalarının farkına varabilecekler miydi?

Sarmaşık daha fazla arkadaşlarına üzülmelerini istemiyordu. Bir gruba acı çeken bir kişi yeter de artardı. “Tamam, sulu göz. Yeter ağlama artık.”

“Özür dilerim.” Diye hıçkırarak bebek gibi ağlamaya başladı Eylül. Bu hareketine diğerleri gülmeye başlamıştı. 

“Tamam, hadi pastayı keselim.” Eylül’ü ancak böyle susturabilirdi. Çantasından defter ve kalem çıkardı. Hayalini kurduğu basit ama lezzetli olan meyveli pastayı çizdi. Üzerine bir tane mum koydu. “Dilek tut.” Diyen Kaan’ın sözünü dinledi ve gözlerini kapadı. İçinden dileğini diledi. Sanki mum varmış gibi kağıdı üfledi. Üflerken hafif bir rüzgar esti. Gülümsedi, evren de dileğini kabul etmişti anlaşılan. 

“Ne diledin?” diye soran Eylül’e karşılık Efe “Söyleme. Gerçekleşmez o zaman.” Dedi.

“Bunun gerçekleşeceğine eminim.” Sırayla yanında duran harikulade insanlara baktı. Onlara duyduğu sevgi bambaşkaydı. Onlardan başka bir dileği olamazdı. “Sizi diledim.” Dedi.

“Nasıl yani?” diye sordu Kaan.

“Hep yanımda olmanızı diledim.” Dedi.

İnsanın hata yapsa da hatalarını kabullenen ve onları telafi eden dostlara sahip olması kadar güzel bir şey yok bu hayatta. Sarmaşık’ın ailesi onlar. Ona kucak açan insanlar. Onları dilemezse ne dileyebilir ki?