Sonun Başlangıcı-2

Her son bir başangıç olabilir mi? Bu hikayede Sarmaşık için öyle.

“Anlamını biliyor musun?” diye sordu genç oğlan. İsmini birine söylerken ilk defa bu kadar heyecanlanmıştı. Şehir ve okul değiştirmeye alışıktı. Yeni sınıfına girip ismini söylediği zamanlar da heyecanlanırdı. Ama bu sefer farklıydı. 

“Evet. Ivy’nin kelime kökeni.”

“İlk defa aynı isme sahip biriyle karşılaştım.”

“Aslına bakarsan ben de.” Dedi genç kız. O da aynı hisleri paylaşıyordu karşısındakiyle. Heyecan. İsmini sevmezdi aslında. Bir lütuf değil, cezaydı onun için. Annesi ismini koyarken cezalandırdı onu. Bir sarmaşık gibi kalbi sarıp sarmalayan “aşk”ın kökenidir. Aynı zamanda zehirlidir. Aşk gibi can yakar, tüketir. Annesine ilk defa isminin anlamını sorduğunda “Sen istenmeyensin, zehirlisin.” Demişti. O zaman 7 yaşındaydı ve isminden nefret etti.

Sınıfa giderken biraz anlattı okulu. Hangi sınıf nerede, laboratuvar nerede hepsinden bahsetti. “Hepsini hatırlamam imkânsız.”

“Alışırsın zamanla. Dolabını verdiler mi?”

“Evet.”

“İyi.” Ve derin bir sessizlik. Konuşmak istiyordu ikisi de ama ne Sarmaşık konu açacak bir insandı ne de Efe cesaretini toplayacak kadar zamana sahipti. İkisi de sustu ve sınıfa girdiler. 

Sınıftaki tüm gözler onlara döndü. Birincisi ve en önemlisi Sarmaşık’ın yanında Kaan ve Eylül’den başka biri vardı. İkincisi yeni bir yüz aralarına katılmıştı.

“Sen de benim gördüğümü mü görüyorsun? Yanındaki bir erkek ve biz tanımıyoruz.”

“Hemen abart Kaan. Kız sınıf başkanı. Tabii ki yeni öğrenciyi o sınıfa getirecek, senin gibi biri mi getirmeliydi?”

“Bana laf çarptığını anladım ama duymamış gibi yapacağım canım. Bence aramıza yeni bir üyenin, özellikle de erkek birinin, katılmasının zamanı geldi.”

“Sarmaşık kabul etmez. Boşuna kürek çekme”

“Sen, beni tanımamışsın.” Büyük bir heyecanla arkadaşının yanına gitti Kaan. Duyduğu ses çok netti.

“Hayır.” Dedi ve sırasına oturdu Sarmaşık.

“İyi de nasıl anladın?” Ağzı beş karış açıktı bunu sorarken. Anlaması için psişik olması gerekiyordu. “Aklımı mı okudun?”

“Hayır, seni tanıyacak kadar seninle vakit geçirdim. Bu cevap seni tatmin ettiyse test çözmeye devam etmem lazım.”

“Cevabın tatmin etmedi ve test çözemezsin şimdiki ders biyoloji. Laboratuvara gitmemiz lazım. Yeni biri istiyorum artık ben. Sıkıldım sizden.”

“Kapı orada. İstersen gidebilirsin.”

“Gidiyorum.” Dedi ve gerçekten gitti. İki kız arkadaş da biliyordu ki fazla uzun sürmez yanlarına gelirdi. 10 dakika belki de 20 dakika. “Ben, Kaan. Sen de.”

“Efe.”

“Şimdiki ders biyoloji. İstersen beraber laboratuvara gidelim. Ne dersin?”

“Olur.” Yeni arkadaşlar konuşurken Kaan göz ucuyla dostlarına bakıyordu. Onlar eşyalarını alıp yanlarından geçerken,

“Ben de yeni arkadaşımla gidiyorum. Exlerime selam olsun.” Diye bağırdı. 

Yürürken kafasında tek bir şeyi düşünüyordu Kaan, bu sefer istikrarlı olacak ve onlara geri dönmeyecekti. Çok sıkılmıştı iki kızın etrafında olmaktan. Onları çok seviyordu ama erkek muhabbeti yapmak istiyordu. O bunları düşünürken Efe bir soru sordu.

“Sarmaşık, kız arkadaşın mı?”

“Sarmaşık’ı tanıyor musun?”

“Hayır, sınıfa gelirken ismen tanıştık.”

“Anladım. Sevgilim değil. Çocukluktan beri tanışıyoruz. Birlikte büyüdük. O ve Eylül’le. Yanındaki Eylül’dü bu arada.”

“Anladım. Sen ex deyince ben de sizi sevgili sandım.”

“Hahah, yok be. İmkânsız. Yıllardır onlarla birlikteyim. İkisinden birine de bir şey hissetmedim. Sana bir sır vereyim. Bak sırf yeni kankamsın diye söylüyorum, Sarmaşık’ın hiç sevgilisi olmadı. Sap geldi, sap gitmez ama aşık olamaz.”

“Neden?”

“Ne neden? Boş ver.” Boş verebilirdi Efe. Ama merak etmişti neden diye. Kızlardan mı hoşlanıyor acaba diye düşündü.

“Hayır.” Diye bir ses yükseldi yanında. Sarmaşık’tı bu. Gerçekten zihin mi okuyordu?

“Anlamadım?”

“Hemcinslerimden hoşlanmıyorum. Sorunun cevabı, hayır.”

“Gerçekten zihin okuyabiliyor musun?” Şaşkındı Efe. Mümkün müydü böyle bir şey.

“Sesli düşündün.” Dedi Sarmaşık, her zaman olduğu gibi düz bir ifade ile.

Hep böyle mi acaba? İnsanlara karşı bu kadar net ve düz mü? Onları umursamadığı çok belli ama bu biraz da garip. O güzel biri, asla burnu havada biri gibi davranmıyor. Pandoranın kutusu gibi ya da matruşka bebekleri gibi. Bir sürü duygu saklı içinde ama kimseye göstermiyor. Savunma mekanizması böyle demek ki diye düşündü Efe. Kısa zamanda çözmüştü Sarmaşık’ı. İçinde çok şey gizliydi ama paylaştığı sınırlı sayıda kişi vardı ve onlarla da her şeyini paylaşmıyordu. Yaralıydı ve yaralarını sarmak için kimseye ihtiyacı yokmuş gibi davranıyordu. 

Herkes yaralarının sarılması için birine ihtiyaç duyar. Kimisi bunu belli eder kimisi etmez. Sarmaşık’da etmiyor. O, onu yetiştiren babası gibi kimseye zayıf noktasını belli etmek istemiyor. Ama onu gerçek anlamda yetiştiren Nene’sinin dediği gibi insanlarla etkileşime geçmek istiyor. Sadece bunu yapacak ne gücü ne de cesareti var.

İsimleri aynı. Bunu ilk duyduğu anda hissettiği ilk şeyin kader olması Sarmaşık için trajikomik bir durumdu. Kadere inanmayan biri için bu durumun çok masalsı olması onu biraz da korkuttu. Çünkü onun bildiği tek masal Kibritçi Kız. Sonu kötü biten bir masal. Bu yüzden güzel şeylere inanmıyor. Kadere hiç inanmıyor. Bir insanın hayatı bu kadar kötü olabilir mi?..

---

Kaan hâlâ dostlarıyla konuşmayarak kendi rekorunu kırmıştır. Kendisi de bir o kadar şaşkın olmasına rağmen yeni arkadaşı tahmin ettiğinden daha iyi biri çıktığı için kendini iyi hissetmişti.

“Çıkışta bir şeyler yapalım mı?”  

“Aslında burayı pek bilmiyorum. İyi olur.”

“İşte bu. Ben ne zaman bunu söylesem birisi, “Ay ben gelemem önceden söylemeliydin.” Öbürü, “Ders çalışmam lazım.” triplerine giriyordu. Seninle keşke daha önceden arkadaş olsaydık.” Bunları söyleyen Kaan kızların taklitlerini de yapmıştı. Bir hayli komikti doğrusu. Efe de öyle düşünüyor olacak ki gülmeye başladı. Ama bir şeyi fark etmedi Kaan. O da arkasında Eylül ve Sarmaşık’ın olduğu.

“Bilseydik bu kadar sıkıldığını daha önceden seni sepetlerdik.” Dedi Eylül üzgün bir sesle.

“Ben, onu mu kastettim canım.”

“Sus hem suçlusun hem güçlü.”

“Bugün çalışma grubumuz vardı. Gelmeyeceksin yani?” diyen elbette ki Sarmaşık’tı. Kızmamıştı Eylül’ün aksine. Biliyordu ki Kaan da kendince haklıydı. 

“Şey…” Efe’ye baktı ve “Gelmeyeceğim ama söz bir dahakine geleceğim.”

“Bugün çalışma grubu mu vardı?” endişeli bir sesle sordu Eylül.

“Unuttun mu?”

“Benim marka çekimim var. Aklımdan tamamen çıkmış. Özür dilerim.”

“Dedi az önce bana kızan ailemizin influencer’ı.”

“Çok konuşma.”

“Peki. Ben gidiyorum.” dedi Sarmaşık.

“Dur, Sarmaşık! Nereye?” diye sordu Kaan.

“Eve.”

“Sen de gel bizimle.”

“Ders çalışmam lazım.” Dedi üç dost hep bir ağızdan. Cevap belliydi. Plansız bir iş yapamazdı o. Hangi saatte yemek yemeli, kaç saat mola vermeli, okul dışı aktivitelere ne kadar zaman ayırmalı hepsi belliydi. Plansız bir şey demek dengenin bozulması demekti. Bu da Sarmaşık’ın en son isteyeceği şeylerden biriydi. 

O da isterdi kafasına esince okuldan kaçmayı, spontane bir şekilde dışarı çıkmayı. Yapamazdı. Yaparsa yine ceza alırdı ve programı daha çok artardı. O zaman da arkadaşlarına hiç vakit ayıramazdı. Nefret ediyordu hayatından. Neden katlandığını bilmiyordu. Böyle zamanlarda aklına hep annesi ve ölüm sahnesi geliyordu. Annesi intihar etmişti ama birçok insanın bilmediği şey annesinin onu da öldürmeye çalışmasıydı. 

O gün… Anlamıştı. Bir tuhaflık vardı annesinde. Biraz mutlu gibiydi diğer günlere kıyasla. Ona hiç sevgi göstermeyen kadın o gün nedense kızına süt getirmişti. Evde kimse yoktu. Çalışanlar izinliydi, babası da şehir dışına bir dava için gitmişti. Nenesi her akşam ona sıcak süt getirirdi. O gün evde olmadığı için içmeyeceğini düşündü. Tam uyku vakti geldiğinde annesi geldi odasına. “Bak, sana süt getirdim.” Dedi. Çok şaşırmıştı. Annesi daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştı. “Hadi iç bakalım.” İşte bu cümle ile iyice şüphelendi. “Beraber içelim mi?” bu soru onun kurtarıcı meleği oldu. 

Annesi fikri kabul etmişti. Kendisine de bir bardak doldurmak için mutfağa gitti. Bu sırada Sarmaşık, odasında bulunan saksıya sütü döktü, yatağına geri uzandı. Annesi odaya geldiğinde “Seni bekleyemedim ve içtim.” 

“Aferin, sana.” Bu onların son konuşmasıydı. Sabah bir çığlık sesi ile uyandı. İlk önce annesinden geldiğini düşündü. Tam odasından çıkacakken nenesi odasına girdi.

“Çok şükür iyisin.”

“Ne oldu nene?”

“Yok bir şey. Sen odandan çıkma tamam mı?” ve sonrası bir sürü prosedür. Evet, annesi ölmüştü. Buzdolabına bir not bırakmıştı. “Ben artık dayanamıyorum. Yanımda onu da götürüyorum.” Bu kadardı. Ölürken bile kızım dememişti. “Onu” demişti. 

İşte tam olarak bunları düşünüyordu. Asla keşke diye geçirmiyordu. Sadece o gün ölse ve şimdi yaşadığı acıları yaşamasa daha güzel olur muydu? Aklından geçenler tam olarak buydu.