The Electric State: Çok Daha İyileri Var

Kapak: The Electric State

Distopik bir gelecekte geçen The Electric State, Simon Stålenhag’ın aynı adlı grafik romanından uyarlanan bir bilimkurgu filmi. Yönetmen koltuğunda Marvel Sinematik Evreni'nin arkasındaki Russo kardeşler oturuyor. Ancak bu kez kahramanlık, süper güçler ya da büyük savaşlardan çok daha kişisel ve kırılgan bir hikâyeye odaklanıyorlar: Kaybolmuş bir dünyada, kardeşini arayan genç bir kızın yalnız yolculuğu.

Millie Bobby Brown’ın canlandırdığı Michelle karakteri, filmin duygusal yükünü taşıyan ana figür. Kardeşinin gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasının ardından, sadık robot arkadaşıyla birlikte yollara düşüyor. Bu yolculuk, sadece fiziksel bir keşfi değil; aynı zamanda aidiyet, kayıp ve insanlıkla yüzleşmenin metaforu olarak işliyor. Filmdeki teknolojik distopya, aslen insan ilişkilerinin çözülüşünü yansıtan bir fon görevi görüyor.

Ancak filmde eksik hissettiren birçok şey var. Bazı karakterlerin arka planları o kadar eksik ki, hangi arada robotların ve Sentre adlı şirketin savaşa girdiği, hangi arada Michelle ile Marshall (Chris Pratt) birbirlerine güveniyorlar anlaşılmıyor. Filmin bir noktasında tempo çok fena düştüğünden arka planı açıklayacak bir fırsat sunulmuyor izleyiciye.

Michelle ile kardeşi arasındaki duygusal bağı sunmaktan, filmde bir karakter fazlalığı hissi yaratmışlar ki ben birinci saatin sonunda artık koltukta uyuklamaya başlamıştım. Millie Bobbie Brown'u en son Enola Holmes'da gördüğüm için bu filmi izlemeyi tercih etmiştim ve filmi izlemekte iyi etmişim dediğim tek kısım da buydu çünkü Brown, sonunda Stranger Things efektini aşmayı başarmış gibi duruyor.

Başlıkta daha iyileri var dedim, peki nedir bu daha iyileri? Yazının devamında iki oyun ve iki filmden bahsedeceğim.

Detroit Become Human, Quantic Dream'in geliştirdiği 2018 yapımı bir immersive story driven adventure oyunudur. Zamanına damga vuran yapımda da aynı Electric State'de olduğu gibi başkaldırı gösteren robotlar konu alınıyor. Bu yapımdaki robotlar, Electric State'dekinin aksine insansılar ve oyun, robotların başkaldırısını konu alıyor ki bence bu durum, bu tarz bir hikâyede tercih edilmesi gereken en iyi zaman dilimidir. Üç ana karakterin kaderini oyuncunun eline veren bu yapıma 15 saat vakit ayırmak, eğer konsolunuz veya bilgisayarınız varsa çok daha iyi bir tercih olacaktır. İnsanlar ile yapay zekânın savaştığı bir dünya hayal ettiğinizde aklınıza gelebilecek en iyi yapımlardan.

Tamamen aynı konuyu ele alan bir oyun diyemesem de Cyberpunk 2077, şirket savaşlarından, teknolojinin aşırı gelişip insan hayatını tehdit etmesinden ve kirliliğin, savaşların getirdiği yıkımın geriye bıraktığı teknolojik ama distopik bir dünya sunuyor. Bir masaüstü oyunundan esinlenen oyun, Johnny Silverhand (Keanu Reeves) ve V'nin (Oyuncu) birbirine muhtaç kaldığı bir hikâye etrafında gelişiyor. Geçtiğimiz yıllarda başarısına başarı katarak büyüyen oyun, kesinlikle bir distopyayı düşündüğümüzde Electric State'den çok daha başarılı.

Chappie (2015), yapay zekâ ve insan arasındaki savaşı, tıpkı Detroit'te olduğu gibi insanı ikiye ayırarak, robotları destekleyen ve desteklemeyen olarak konu alıyor ve ortaya çok sempatik ama aynı zamanda karanlık bir hikâye ortaya çıkarıyor. Yapım ilk karşıma çıktığında daha ortaokullu bir çocuktum ve Die Antwoord'un bir filmde oynadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Filmdeki sanat tasarımı, derin ve sağlam hikâye, Cape Town'ın tehlikeli yeraltı dünyası ve Die Antwoord bir araye gelip harika bir seyir zevki yaratmış. Neredeyse aynı türden bir hikâyeye sahip olsalar da Chappie, Electric State'den çok daha iyi düşünülmüş ve planlanmış bir yapım.

Ve türün en köklüsü, I, Robot (2004). Film, yapay zekânın insan yasalarına göre hareket etmesi gerektiği varsayımını sorgulayan bir polisiye-suç hikâyesi sunuyor, tıpkı Chappie gibi ama daha karanlık. Başroldeki dedektif Del Spooner (Will Smith), bir cinayeti araştırırken robotların düşündüğümüzden daha bağımsız ve tehlikeli olabileceğine dair ipuçlarıyla karşılaşır ki bu hikâye de Detroit'in ne kadar I, Robot'tan etkilendiğini gösteriyor. Film, Isaac Asimov’un ünlü robot yasalarını temel alarak, teknolojinin ahlaki sınırları, özgür irade ve insanlık kavramları üzerine sürükleyici ve tempolu bir anlatı kuruyor ve tekrar izlenmesi gereken bir yapım.

Bu yönüyle I, Robot, The Electric State’ten daha etkileyici bir bilimkurgu filmi benim için. The Electric State her ne kadar melankolik atmosferi ve görsel dünyasıyla dikkat çekse de, karakter ve hikâye konusunda çok sınıfta kalıyor. I, Robot ise izleyiciye sadece görsel bir şölen değil, aynı zamanda merak uyandıran, düşündüren ve aksiyonlu bir hikâye sunuyor. Teknolojiyi merkezine alan iki film arasında, I, Robot hem anlatım gücü hem de tematik derinlik açısından daha dengeli ve tatmin edici bir yapım.