The Longest Ride (Seninle Bir Ömür) İzlemeli miyim? #26

'Hayattaki en zor şey insanın hatalarıyla yüzleşmesidir derler oysaki en zoru insanın duygularıyla yüzleşmesidir.'

Özellikle de ne istediğini bilen bir insanın, başına aniden gelen olayların ardından yaşadığı iç hesaplaşma, hayatının geri kalanını şekillendirecek güce sahiptir. Yaşayacağı her günü planlayan ve her şeyi kontrol etmeye çalışan bir insanı ele alalım.  

Bu insan, planlarının dışına çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalırsa neler olur?

Tüm çatışma, işte tam bu noktada kendisini bize gösteriyor sevgili okuyucu. Hani hep derler ya kalbimizin sesini mi dinlemeliyiz yoksa aklımızla mı hareket etmeliyiz diye, asıl mesele hangi tarafı seçeceğimiz değilmiş, önemli olan kendimizi dinlememizmiş.

Her insanın hayatında, duygularını bastırıp kariyerine yöneldiği bir dönem olmuştur. Sanki zaman geçtikçe kalbimizin dediklerini yapmak yerine, mantığımızla hareket etmek zorundaymışız gibi... Hep bir şeyleri başarmak için öteki şeylerden vazgeçmeliymişiz gibi…

İnanır mısınız 2020’nin henüz başlarında olmamıza rağmen hayat bana şunu öğretti;

DENGE.

Ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım önemli olan, kalbimiz ve mantığımız arasında da bir denge olduğu ve asıl mutluluğa bu dengeyi kurduğumuz zaman ulaşabileceğimizi fark etmemizmiş. Çünkü bu noktadan sonra hayat, asıl ihtiyacımız olanı bize gönderirmiş.

Sophia ve Luke birbirlerini gördüklerinde böyle bir dönemden geçiyorlardı. Üniversite son sınıf öğrencisi olan ve hayallerindeki işi yapmak için durmadan çalışan Sophia, Luke ile tanıştığında, hayatın biz planlar yaparken başımıza gelen olaylar zinciri olduğunu henüz fark etmemişti. Luke ise geçirdiği sakatlıktan sonra tekrar dünya sıralamasına girip şampiyonluğu yakalamak için her türlü riski alan, gözü kara bir boğa matadoruydu.

Her şeyin tepetaklak olması için bir çift göz yeter.

Her ne kadar bu iki karakterimiz;

'Zaten kendi yollarımıza gideceğiz, birlikte daha fazla vakit geçirmek, işleri daha da karmaşıklaştırır.’ diye düşünseler de bazen hayat bize;

‘Anı yaşa ! Akışta kal. Bunu başardığın zaman ben sana ihtiyacın olanı vereceğim.’ der.

Tam bu noktada, birlikte geçirdikleri güzel bir akşam yemeğinden sonra kaza yapmış olan Ira ile yolları kesişir. Ira, hastanede kaldığı süre boyunca Sophia'ya hayat arkadaşı Ruth'a yazdığı mektupları okutarak başından geçenleri anlatırken, Sophia, Ira'nın içimizi ısıtan hikayesinde Luke ve kendisinden izler bulmaya başlar.

Şuan bile bu isimleri yazarken film karakterlerini değil, daha çok hayatımda uzun zamandır olan ve varlıklarıyla bana umut veren insanları sizlerle tanıştırıyormuş gibi hissediyorum. Luke ve Sophia'nın yaşadıkları iç çatışmanın yanı sıra Ira ve Ruth'un birbirleri için nelerden vazgeçtiklerini görmek aşka olan inancımı daha da çok arttırıyor.

Bazen öyle zor seçimlerle karşılaşırız ki elimizden gelen tek şey her şeyin bir gün yoluna gireceğine inanmaktır.

Ira'nın da söylediği gibi;

'Sadece mutlu olmanı istiyorum. Bu mutluluk artık beni içermiyor olsa dahi...'

Ya da Luke'un en sonunda fark edeceği gibi;

'Anladım ki istediğim şey tam da gözlerimin önünde duruyormuş...'

Nicholas Sparks denildiğinde hepimizin aklına ‘Defter’ ismi ile bildiğimiz ‘The Notebook’ filmi gelir. Benim aklıma ise ‘The Longest Ride (Seninle Bir Ömür)’ geliyor. Sparks'ın aynı isimli romanından uyarlanmış olan bu filmi izlerseniz, romanı da okumanızı tavsiye ederim.

Yazımın sonuna gelirken, filmdeki en sevdiğim repliği yazmak istiyorum.

'O günden sonra sahip olamadıklarımız yerine, hayatımızdaki güzelliklere odaklandık...'

Geçmişi affedip yaşadığımız şu dakikalara odaklanmak belki de yazıldığı kadar kolay olmasa da denemeye değer, değil mi?

Sizlerle ufak bir sır paylaşmak istiyorum. Bu filmi izledikten sonra aşkın ne kadar büyülü bir his olduğunu fark ettim ve anladım ki bir insanın yüzündeki gülümsemenin sebebi olmak mı, işte bu her şeye değer....